3 Ocak 2026 Cumartesi

Tarih Yeniden Yazılırken Saddam Hüseyin - Veysel Ayhan

Tarih Yeniden Yazılırken Saddam Hüseyin - Veysel Ayhan Bugün sizlere, beğendiğim bir eserin incelemesiyle geldim. Türk literatüründe Saddam Hüseyin ve Irak'a dair kaynak oldukça az. Uzun yıllar Osmanlı Devleti tarafından idare edilen bölgenin temettuat defterleri dışında belgesi oldukça az maalesef. Arkeolojinin de Osmanlı'da önemsenen bir bilim olmaması sebebiyle antik mirasları araştırmak da dünya savaşı öncesi ve sonrası batıya kalmıştır. Halbuki Irak coğrafyası günümüzde oldukça kıymetli ve tarihi bilinmesi gereken bir yerdir. 1. Dünya Savaşı sonrası krallıkla yönetilen Irak görece bağımsızdı. Ardından Baas partisi yerel Arapçılığı öyle bir aşılamıştır ki Saddam ve benzeri milliyetçiler bölgede boy göstermiştir. Saddam ilk başta kapsayıcı Arap milliyetçiliğini desteklemiştir. Fakat sığınmacı olarak bir dönem yaşadığı Mısır'daki milliyetçiliğin antik Mısır'a dayandırıldığını ve Mısır'ın yüceltildiğini görünce gözündeki Mısır imajı da silinmiş ve o da Irak milliyetçiliğine evrilmiştir. Darbe ile geldiği yönetimi baskıyla sağlamlaştırmaya çalışmış, Tikritli olması sebebiyle hemşericilik yaparak Tikritlileri yönetime getirmeye başlamıştır. Sırasıyla idare-ordu ve hukuka el atmış, kendi istediği adamları üst pozisyonlara getirmiştir. Yeri geldiğinde akrabalarına dahi güvenmemiştir. Hatta bir dönem kraliyet muhafızlarının başındaki büyük oğlu Uday'ı bile görevden almaktan çekinmemiştir. Saddam'ın Şii ve Kürtler üzerindeki baskısı Irak'ta günümüze sarkan siyasi kargaşalara sebep olmuştur. Bugün dahi bölgenin istikrasızlığının sebebini Saddam dönemine bağlayabiliriz. Zira, Şii grupları toplu öldürme, yargısız infaz, Kürtlere yönelik asimile politikaları, farklı grupları yönetimden uzaklaştırarak Sünnilere öncelik vermesi, hatta sünnilerden de öte Tikritlilere ve aşiretine sahip çıkması kendisine geçen zaman içinde sayısız iç düşman yaratmıştır. Körfez ve İran savaşları sonunu getirmiştir. Kitap, Saddam ve Irak tarihini kronolojik olarak kaynaklarıyla beraber ele almıştır. Bu yönüyle literatürümüzdeki büyük bir boşluğu doldurduğunu düşünüyorum. Eser, Saddam'ın yargılanma sürecini de detaylı ele almıştır. Konuyla ilgi duymaktan öte bu coğrafyada yaşayan herkesin mutlaka okuması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum. Hem yakın tarihimiz hem de bizi direkt ilgilendiren bir coğrafya. Üstelik Saddam'ın agresif ve saldırgan politikasının sonucu olarak Irak'ın kuzeyinden milyonlarca Kürt sivil, Türkiye'ye sığınmış ve güney Anadolu'ya yerleşmişlerdir. Bu konuya kitapta çok değinilmemiş. Saddam'ın devrilmesi konusunda John Perkins'in "Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları" kitabı da okunabilir. Her ne kadar 3-4 sayfa ayrılsa da verilen bilgiler önemlidir. Ekonomistler aracılığıyla Saddam'a ABD tarafından bazı teklifler yapılmış fakat bağımsızlık ve Irak çıkarları gereği Saddam bunları reddetmiştir. İlk Körfez Savaşı sonrası yenildiği halde yine gelenleri reddederek ülkesine yabancı yatırımcıyı sokmamıştır. Üstelik ABD, Irak'ı işgal ettikten sonra nükleer silah olmadığı da ortaya çıktı. Ekonomik tetikçiler, kendilerine yol açmayan liderleri indirmede usta olduklarını gösterdiler. Kitapta yazmıyor ama benzer olduğu için Venezuela olayına da kısaca değinmek isterim. Zira Venezuela'nın en büyük gelir kaynağı petrol. Ve petrolü aynı İran ve Irak'ın zamanında yaptığı gibi kamulaştırıp batı şirketlerini dışladı. Dün İran ve Irak'ta ABD-İngiltere eliyle nasıl darbe olduysa Venezuela da yıllardır ambargoyla ekonomik sıkıntı çekiyordu. Ta ki bugüne kadar. Bugün, Trump alenen tweet atarak Maduro'nun yakalandığını söyledi. Komplo teorisi üretmekten ziyade sahip olduğumuz cumhuriyete sahip çıkmak için farkındalığımızı sürekli yüksek tutmalı ve coğrafyadan haberdar olmalıyız.

10 Nisan 2025 Perşembe

Adalet Mülkün Temelidir

Adaletin varlığı, toplumda huzurla bir arada yaşamayı ve halkın iktidara güven duygusunun sürekli taze kalmasını sağlar. Geçmişten günümüze her millet ve devlet için temel dayanak adalet olmuştur. Adil olmayan yöneticilerin altındaki halk ezilmiştir. Bu sebeple ya isyana meyletmişler ya da göçmenlik yolunu seçmişlerdir. Günümüzde Avrupa ve Kuzey Amerika ülkeleri adalette öne çıkmaktadır. Doğudan batıya göçü en doğru kanıtlayan şey ekonomiden de öde adalettir. Müslümanlık adı altında halkı sömüren Asya ülkelerindeki birçok yönetici ve elit kesimin zora düşünce kaçtığı yerler batı ülkeleri olmuştur. Hatta malvarlıkları dahi batı ülkelerinde bulunmaktadır. Halkı soyarak elde ettikleri malları kendileri yönetici olsalar da bir gün kaybedeceklerini bildiklerinden adalet sistemine güvendikleri batıda değerlendirmektedirler. Batının hukuktaki üstünlüğüne dair WJP (World Justice Project, 2024) haritası şöyle:
*Yeşil alanda hukukun üstünlüğü yüksek, kırmızıda düşüktür. https://worldjusticeproject.org/rule-of-law-index/global İnsan, kendini güvende hissettiği yerde huzurla yaşar. Yaşadığı yerde de üretir ve topluma entegre olur. Fikir ve eylemlerindeki kısıtlamalara boyun eğdikçe körelir. Bireyin körelmesi toplumu da köreltir. Yönetici kesim, kısa vadede körelmiş toplumu kendi menfaatine düşünse de uzun vadede hem kendisi hem çevresi hem de ülkesini ateşe itmekten başka bir şey yapmamaktadır. Zira birey zenginleşirse devlet zenginleşir. Açgözlülük ve doymama hırsı insanları geri dönülemez eylemelere itmektedir. Toplum ve devletin temeli adalettir. Adalet, bireyler kadar kurumlar arası ilişkilerdeki dengeleri de sağlar. Güveni sağlar ve insanların huzurunu sağlar. Adaletin olduğu yerde toplumun güveni kadar dış milletlerin de güveni kazanılır. Yatırımcı ve turistlerin güven duydukları bir başka ülkede özgürce dolaşmaları ülke imajına da olumlu katkı sağlar. Bir turist için Afganistan mı Hollanda mı daha güvenilir sorusuna cevap vermek zor olmasa gerek. Adaletin olmadığı yerde güven de yoktur. Bu sebeple turistin gelmemesi kadar mevcut bireyleri de ülkede tutmak zordur. Günümüzde Ortadoğu ülkelerinden batıya yoğun bir göç olmaktadır. İnsanlar ekonomik ve siyasi özgürlük kadar adil bir yaşam da istedikleri için batıya göçü tercih etmektedirler. Sırf bir sosyal medya paylaşımı için göz altına alınan veya tutuklanmaya kadar giden biri için mevcut ülkesi çok güvenli olmasa gerek. Veya yaptığı davranış anayasal haklarca güvence altında olan birinin mevcut kolluk kuvveti tarafından engellenmesi insanı ülkeden soğutabilir. Devrim sonrası Afganistan ve İran’da yaşananlar böyleydi. Muhalefete yönelik sert tedbirler, kurumların tasfiyesi, adaletin yerle bir edilip insanların iktidarın insafına kalması toplumdaki huzuru ve güveni bitirmişti. Üniversiteler kapatılmış, gazete ve medya susturulmuş ya da sansürlenmiş, kuvvet ayrılığına sahip kurumlar bir bir ele geçirilip tüm yönetim tek kesime verilmiş ve kısa sürede toplumun üstüne kara bulutlar çökmüştür. İran ve Afganistan’da yaşanan sözde İslam devrimlerinin siyasi sebeplerine burada çok değinmeye gerek yok. Vurgulamak istediğim nokta adaletin tesisi için bireylerin çaba göstermesidir. Keskin çizgilere sahip kurumlar ve adil insanların olduğu toplumlarda böylesi yöneticilerin de önü kesilebilir. Fakat beşeri duyguların vicdan ve adaletin önüne geçmesiyle birey bozulduğu gibi kurum da pekala bozulmaktadır. Taviz tavizi doğurur. İktidarı örümcek ağı misali gibi sarmaya başlayan bir kesime zamanında dur denmemesi süreci engellenemez bir boyuta getirebilmektedir. Yemen, Mısır ve diğer Ortadoğu ülkelerinde de bunlar görüldü. Libya’nın lideri Kaddafi darbe ile başa geldiğinde başlangıçta iyi ve faydalı hamleler yürütse de iktidar hırsı dolayısıyla zenginleşmiş ve gücü elinde toplaması yüzünden ülkesinde adalet duygusunu köreltmiştir. Kendisine ve yakın çevresine işletmediği hukuk, günü geldiğinde kendisine de işlememiş ve halkı tarafından linç edilmiştir. Yemen lideri Ali Abdullah Salih Afşaş da linç edilerek öldürüldü. İşletmedikleri hukuka gün gelip muhtaç oldular ve bozdukları teraziye kendileri çıktılar. Katil ve suçluları salmak, gücü elinde diye yolsuzluk yapanı kayırmak, birilerine yakın diye ihalelerde taraflı yaklaşmak ve daha nice hukuksuz denebilecek davranışı sergilemek toplumdaki adalet inancını bitirmektedir.

11 Ocak 2025 Cumartesi

Jön Türkler ve Araplar

Jön Türkler ve Araplar

Osmanlı İmparatorluğu, 19.yy’da özellikle de 19.yy’ın ikinci yarısından itibaren batı dünyasından gelen fikir akımlarından her çok uluslu imparatorluk gibi etkilenmeye başlamıştı. Ülkenin balkanlarda bulunan topraklarında, Arap yarımadasına kıyasla etkileşim daha yüksekti. Balkanlar, Avrupa’da olması ve Rus-Avusturya devletlerinin çıkarları içerisinde bulunmasından dolayı oldukça önem arz ediyordu. Arap yarımadası ise, Mısır’ın işgali ve Almanların Basra bölgesine demiryolu sebebiyle girmesinden sonra İngiltere ve Fransa açısından daha bir önem kazanmaya başlamıştı. İç bölgelerin önemi kadar Doğu Akdeniz kıyıları da ticari öneme sahipti. Milliyetçilik akımı dünyada hızla yayılırken Osmanlı’da da etkileşim göstermişti. Balkan uluslarının fikir hareketlerine kayıtsız kalmaması Osmanlı Devleti’nin farklı politikalar geliştirerek imparatorluğu ayakta tutmak için propaganda yapmasına sebep olacaktı.

Balkan coğrafyasının kaybedilmesi, ülkedeki Müslüman nüfus oranını bir anda artırmıştı. Bu da II. Abdülhamit’in İslamcılık fikrini öne çıkararak imparatorluğu ayakta tutma girişimine sahne olmuştu. Bu süreçte, meclis içerisindeki Arap mebuslar da bu fikre bağlanmışlar ve Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan sonra dahi özerk bir Arap devletine rağmen idari bakımdan Osmanlı’ya bağlı olmayı istemişlerdi. 20.yy’a doğru Jön Türklerin kabinedeki ağırlıklarıyla birlikte eşanlı olarak da II. Abdülhamit, Arap yarımadasına ayrı bir önem vermiştir. Bölgede reform hareketleri başlamış, telgraf ve demiryolları hatları inşa edilerek merkezileştirme çabalarına hız verilmiştir. Reform hareketleri yerel eşraf ve bedevi kabilelerince hoş karşılanmamıştı. Çıkarları gereği merkezileşme hamlelerine direnmişlerdi. Bölgedeki nüfuslarının azalacağı beklentisinden dolayı Arap yarımadası istenilen düzeyde yeniliğe sahne olmamıştı. Meşrutiyet ile seçim çalışmaları başlayınca vergi mükelleflerinin aday olması gündeme geldi. Göçebe bedeviler ve yerel halk da vergi verme korkusu ve askeri mükellefiyetler sebebiyle seçime kayıtsız kalmıştı. Fakat bölgedeki yatırımlar ve İslami politika çerçevesinde II. Abdülhamit’in uyguladığı politikalar, bölge ileri gelenlerinin gözünde Abdülhamit’in itibarını artırmıştı.

Birinci Dünya Savaşına doğru Almanlarla yapılan askeri anlaşmalardan sonra bazı üst düzey Alman subayları Osmanlı’ya gelmişlerdi. Bunlardan Colmar Freiherr von der Goltz (Goltz Paşa), bir dizi reform hareketleri için görevlendirilmişti. Özellikle yayınladığı bir raporda Osmanlı başkentinin taşınması konusunu gündeme getirmesi önemlidir. İstanbul’un, Balkanların kaybedilmesinden sonra imparatorluğun kenarında kalmış olmasının idareyi zorlaştırdığını belirtmiş ve Arap yarımadasını da daha iyi kontrol etmek için başkentin doğuya taşınmasını önermişti. Halep ya da Şam’ın başkent olarak seçilmesi, bölgedeki nüfusu da artırabilirdi. Fikir başta tartışılsa da rağbet görmemişti.

Suriye’de ayrılıkçı hareketler 1875’ten itibaren başlamıştı. Kurulan iki gizli örgüt vardı. İlki Faris Nımr tarafından kurulmuş ve bağımsız siyasi birlikten söz ediyordu. İkinci örgüt ise bölgedeki Müslüman eşraf, ulema, bazı nüfuslu toprak sahiplerince kurulmuştu. Fakat iki örgütün de destekçileri oldukça azdı ve halk itibar göstermemişti. Faris Nımr’ın kurduğu örgüt, Arap ayrımcılığı olduğunu söyleyerek bildiriler yayınlıyordu. Hükümette, bürokraside ve ordudaki Arap sayısının azlığı, ayrımcılığa neden oluyor ve Arap halkına itibar verilmiyordu. Zeine’e göre birinci örgütün bütünsel bir arap hareketi olarak algılanması hatalı bir düşünceydi. Zira bu düşünceyi tüm Araplar paylaşmıyordu. İkinci örgüt, Rus savaşı sırasında olası bir işgal olursa Suriye’de bağımsız devlet kurma gayesi içindeydi. Fakat hükümetin bu gizli örgütün faaliyetlerinden haberdar olması ve üyelerini saptamasıyla faaliyetleri kısa sürede sona erdi. Rus savaşından da önce Kırım Savaşı sonrası başlayan mali kriz ülkedeki refahı olumsuz etkilemişi. Halep’teki İngiliz Konsolosu, bölgede ayrılıkçı hareketler olduğunu rapor etmişti. Fakat bu hareketler, milliyetçi akımın getirdiği ideolojik düzeyde olmadığından halk hareketine dönüşmemiş ve halktan da destek görmemişti. II. Abdülhamit, Arabistan coğrafyasının önemini bildiğinden bölgedeki nüfuslu kişileri kendi yanına çekme girişimlerine başlamıştı. Liyakata bakmaksızın nüfusları ve sadakatleri nezdinde Arapları yanına, başkente çekmeye çalışıyor ve onlara üst düzey görevler vererek devlete bağlılıklarını sağlamaya çalışıyordu. Kendisine muhalifleri rüşvetle yanına çekme girişimlerinde bulunarak merkezileştirme çalışmaları yapıyordu. İmparatorluktaki Türkçülük fikri ve Türkçü hareket, Abdülhamit’ten önce batı kaynaklı olarak başlamıştı. Türkçe neşriyatlar yayınlanıyordu. Abdülhamit için Türkçe neşriyatlar tehlikeli görünmezken Arapça neşriyatlara kuşkulu yaklaşmaktaydı. İslam ile Arapça arasındaki bağ Araplar arasındaki benlik duygusunu canlandırarak ayrılıkçı hareketlere sebep olabilirdi.

Jön Türk Muhalefeti ve Araplar

Fransız İhtilali’nin ortaya çıkardığı fikir akımları ve onun mimarları olan Rousseau, Montesquieu, Diderot ve Voltarie, dünyada ulus, laikleşme gibi kavramların ortaya çıkmasında etkili olmuşlardı. Osmanlı’da da halkın yönetime katılmasını savunan düşünürler ortaya çıkmıştı. Genç Osmanlılar olarak anılan bu kişiler, I. Meşrutiyet ile emellerine ulaşsa da çok kısa sürede meclisin feshedilmesinden sonra muhalefet konumuna düşmüş II. Meşrutiyet ile de iktidara gelmişlerdi. Genç Osmanlıların fikri hareketleri, Jön Türkler için temel oluşturmuştu. I. Meşrutiyet, Jön Türkler arasında sevinç yaratmıştı. 1876’da Kanuni Esasi olarak anılan anayasanın ilanıyla meşruti monarşi rejimine geçmişti. Fakat anayasada padişahın yetkileri kısıtlanmamıştı. Meclisi süresiz feshetme hakkı vardı. Bu hakkını da 93 Harbi olarak anılan Osmanlı-Rus Savaşı çıkınca kullanmış ve meclisi süresiz kapatmıştı. Ardından çoğu mebus sürgüne gönderilmişti. II. Abdülhamit’e karşı muhalif hareketler de başlamıştı. Arap mebuslardan Halil Ganem dışındakiler Arabistan’a dönerken Ganem, Paris’e gitmişti. Ganem, mecliste ateşli söylevlerde bulunmuş ve sözünü sakınmamıştı. Sürgündeki Paris yıllarında da bunu sürdürmeye devam etmişti. II. Abdülhamit, rüşvet ve makam teklifleriyle Jön Türkleri yanına çekme niyetindeydi. Nitekim Ganem’e de rüşvet teklif etmiş fakat Ganem kabul etmemişti. Liberal-Osmanlı akımının önde gelen isimlerindendi.

İsntabul’da da askeri öğrencilerle tıp öğrencileri arasında istibdada karşı muhalefet oluşuyordu. 1889’da tıp öğrencileri İttihad-i Osmani adlı gizli bir örgüt kurmuştu. Ardından liberal, meşrutiyetçi devlet adamlarıyla görüşmeler sonucunda Ahmet Rıza liderliğinde İttihat ve Terakki adını aldı. Ahmet Rıza, Paris’e geçerek basın yoluyla muhalefete başladı. Halil Ganem ile pozitivist ekol ekseninde birleşmişler ve Murat Bey’in (Mizancı) katılımıyla ittihatçı örgütün başını çekmişlerdi. 1896’da, Türk Suriye Cemiyeti, İttihat ve Terakki ile birleşmiş ve böylece İttihatçılar, Suriye ve Mısır’la da bağ kurabilmişlerdi. Aralarındaki anlaşmanın ortak noktalarından en önemlisi Abdülhamit rejimine olan muhalefetti. Fikri konularda Suriye’de liberal adem-i merkeziyetçiler vardı. Grup, Arap coğrafyasına daha fazla yatırım yapılmasını, reformlar gerçekleşmesini istiyorlardı. Paris’teki İttihatçılar ise daha merkeziyetçi düşünce içindeydiler ve bölgeselden çok genel reform yanlısıydılar. Osmanlı’yı ayakta tutacak ve siyasi yönden ayırmayacak biçimde yenileşme düşüncesindeydiler. Paris’teki toplantılarda sadece Türkler yoktu. İmparatorluğun her bölgesinden etnik kökene sahip meşrutiyet yanlısı vardı. 1890’da Ermenilerin Paris’teki toplantıda bağımsız bir devlet kurma fikri ortaya çıkınca bu fikir üyelerce yoğun eleştiri ve tepkiyle karşılanmış ve Ermeniler toplantıyı terk etmişti. Ermenilerin bu fikri üzerine Mizancı Murat, Arap ileri gelenlerinden Nadra Muthan ve Halil Ganem’e bağımsız bir Arap devleti kurma emelinde olup olmadıklarını sordu. İki Arap ileri geleni de böyle bir şeyin kesinlikle reddedildiğini ve Osmanlı’ya bağlı kalmanın gerekliliğine inandıklarını söylediler. Paris’teki ittihatçılar arasında uygulama noktasında ayrışma vardı. Ahmet Rıza, uzlaşma yanlısı tavır çizerken Mizancı Murat, silah yoluyla komitacılık faaliyetleriyle Abdülhamit’i yıpratma ve meşrutiyeti getirme peşindeydiler. Bunun dışında ideolojik farklılıklar da vardı. Başkentte büyük nüfusu olan Prens Sabahattin ve taraftarları âdem-i merkeziyetçiliği savunurken Ahmet Rıza ve taraftarları merkeziyetçi görüşteydi. İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC), Paris’te 1902 ve 1907’de kongreler yaptı. Arap asıllı Halil Ganem, partinin sözcülüğünü de yapmaktaydı. Bu durum, Araplara karşı herhangi bir ötekileştirmenin olmadığını da göstermiştir. Fakat 1904’te Ganem’in ölmesinden sonra partinin üst lider kadrolarında Arap asıllı kimse yer almayacaktı. II. Abdülhamit, Araplar arasındaki radikalleşme hamlelerinin başladığını biliyordu. Arapları yanına çekmesinin de sebebi buydu. Özellikle Jön Türkler içerisinde yer alan Araplara rüşvet ve makam teklifleriyle yanına çekmiş ve grup içerisindeki Arap sayısını azaltmıştı. Abdülhamit’in bu hamleleri merkezileşmeye yönelikti ve bölgedeki Osmanlıcılık akımının güçlenmesine olumlu katkı sağlamaktaydı. Bölgedeki ileri gelen yerel eşrafın Osmanlı’ya bağlılığı, Abdülhamit’in İslami yönüyle de paralellik gösteriyordu. Yaptığı hamlelerle İslami yönden itibarıyla birlikte Araplar üzerinde nüfuzu da artıyordu. Abdülhamit’e muhalefet Paris ve Suriye ile sınırlı değildi. Mısır da muhalefetin güçlü olduğu bir Arap bölgesiydi. Coğrafi konumundan dolayı Batı’ya yakındı ve deniz yoluyla ulaşım kolaydı. Kavalalıların sağladığı özerklik ve Hidivliğin reformları sayesinde Mısır, diğer İmparatorluk bölgelerine kıyasla daha liberal ve özgürdü. Basında da özgürlük vardı. İstibdat rejimi karşısında Mısır’ın sundukları Jön Türkler açısından büyük önem taşıyordu. Kavalalı soyundan olan ve ileride sadrazam olacak Said Halim Paşa da Ahmet Rıza grubunda bir Jön Türk’tü. Jön Türk hareketinin içerisinde yer alan askeri öğrenciler örgüt için oldukça önemliydi. Çünkü öğrenciler, mezun olduktan sonra çeşitli vilayetlere atanmışlar ve örgütün propaganda faaliyetlerine katkı sağlamışlardı. Hızlı bir şekilde Jön Türklerin fikirleri yayılıyordu. Abdülhamit, istibdat rejimiyle idam yerine sürgün cezaları vermekteydi. Jön Türkler, sürgünle yılmamış ve sürgüne gittiklerinde de propagandalarına devam etmişlerdir. Sürgüne gittikleri yerlerde görev yapan Jön Türk üyeleri de vardı ve bu kişiler Abdülhamit’e rağmen sürgün cezası alanları gerektiğinde salarak basın faaliyetlerinde bulunmalarına da müsaade ediyorlardı. Jön Türklerin iyi organize olduğu yerlerden biri Suriye’ydi. Burada konuşlu 5.Ordu içerisinde yer alan yenilikçi subaylar, yenilikçi fikirlerin yayılmasında çalışıyorlardı. Yerel idarenin de desteği söz konusuydu. Ordu ve yerel idarenin çalışmalarıyla Suriye bölgesi İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin merkezi haline gelmişti.

Arabistan bölgesinden İstanbul’a giden askeri öğrenciler kayırmacılık, liyakatsizlik ve ayrımcılığı görmüşlerdi. Arap kökenli askeri öğrencilerin karşılaştığı bu durum ileride bağımsızlık hareketinde oynamalarına yol açacaktı. Fakat II. Meşrutiyet öncesi genel bir Arap bağımsızlık hareketi olduğu söylenemez. Meclisin kapatılıp mebusların çoğunun sürgüne gönderilmesine rağmen bağımsızlık fikri genelleşmemiş, yerelde bazı kişilerce dile getirilmişti. Halil Ganem gibi nüfuzlu kişi dahi Osmanlı bütünlüğünü savunuyordu.

II. Meşrutiyet

II. Abdülhamit, 23 Temmuz 1908’de Kanun-i Esasi’yi yeniden ilan ederek meşrutiyeti getirmiş oldu. Meşrutiyet, yurtta sevinçle karşılandı. İTC içerisinde yer alan Abdülhamit’in kayırmacılığını görmüş genç nesil Araplarca meşrutiyet büyük umut yaratmıştı. Araplarca, kısa sürede İTC’ye muhalif bir parti kuruldu. İTC, Arap coğrafyasında faaliyet göstermesinin yanında askeri ağırlığı Balkanlarda Makedonya ve Selanik’teydi. Ahmet Rıza’dan bağımsız olarak oluşturulan askeri örgütlenme Selanik’te Balkan Savaşı’na kadar konumunu koruyacaktı. İTC, ülkede istediği gibi örgütlenememişti ve iktidara gelecek özgüvenden de yoksundu. Siyasi iktidara tek başına gelebilmeye hazır değildi. Yönetimde, saray, kabine ve İTC arasında anlaşmazlıklar yaşanıyordu ve yasamayla ayrılmamış yetkiler üçlü yürütme biçimini almıştı. Siyasi istikrarsızlığın en önemli sebebi buydu. Yeni üye almamasına rağmen Prens Sabahattin’in adem-i merkeziyetçi grubuyla birleşerek güçlendi. İstibdat rejiminde kurulmuş baskıyı kaldırmaya yönelik girişimler başlamış ve basına özgürlük verilmişti. Hüseyin Cahid, İTC lehine Tanin gazetesinde yazılar kaleme alıyordu. Başlangıçta özgürce davranan İTC, tutarsız siyasi zemin ve ayrıştırmalarla memnuniyetsizlik yaratacaktı.

İTC, 1909’da yönetimi ele alabilecek gücü sağlayabilmişti. Bu dönem itibariyle siyasette istikrarsızlık vardı. Bir yılda beş hükümet değişmişti. Buna rağmen kabine, saraya karşı daha güçlüydü. Sivil idare ve askeriye arasında anlaşmazlık vardı. Makedonya’da konuşlu 3. Ordu ve başkanı Mahmut Şevket Paşa, Abdülhamit’e karşı hala muhalifti. Nitekim, karşıdevrim hareketi neticesinde meşrutiyet karşıtlarına karşı müdahale edecek ve iktidarın en önemli isimlerinden biri olacaktı.

Meşrutiyetin ilk yıllarında İTC tarafından tasfiyeler gerçekleşti. Başkentte, saraya yakın oldukları saptanan memurlar ve yüksek bürokratlar tasfiye edildi. Abdülhamit’in kendi otoritesini sağlamlaştırmak için dağıttığı kadro sayısı fazlalığı tasfiye sayısının artmasına da yol açmıştı. Orduda da tasfiyeler olmuştu. Abdülhamit yanlısı üst düzey subaylar ordudan uzaklaştırılmıştı. Liyakatten ziyade ideolojik fikirlere bakılarak yapılan bu uzaklaştırma orduda bölünme ve ayrışma da yaratacaktı. Ordudaki Abdülhamit yanlısı Arap subayların tasfiye edilmesi Araplar içerisinde İTC’nin ayrıştırma ve Türkleştirme yapmasıyla suçlanmasına neden olacaktı. İTC, başkentle uğraşırken uzak vilayetlerle ilgilenememişti. Abdülhamit döneminde bölgedeki valilerin hareketlerine göz yumulurken İTC, merkezi yönetimi güçlendirmek için valileri gözlem ve denetimle bölgelerden haberdar olmak istiyordu. Fakat bu durumun ne kadar güç olduğu anlaşılınca politika değişmiş ve “tevsii mezuniyet” (yetki genişliği)ne razı olunarak valilerin eski konumlarına dönmelerine razı olunmuştu. Yetki genişliğine müsaade edilse de keyfi hareket edip zorbalıklara başvuran valiler görevden azlediliyordu. Arap vilayetlerine özellikle de Hicaz’a vali atamalarında yetkin kişi bulmak İTC için güçtü. Bölgedeki yerel eşraf güçlüydü ve otoritesinin bozulmasını istemiyordu. Özellikle Hicaz bölgesi, İslami yönünden dolayı ayrıcalıklı konuma sahipti ve bölgenin atanan emiri ile vali arasındaki idari güç çatışması sürekli merkezi hükümete sorun olmaktaydı. Aday valiler de başkentten ayrılma taraftarı olmuyordu. Başkentte kaldıklarında yükselmeleri daha kolaydı ve uzak vilayetlere gönderilip idari başarısızlık sonucu olumsuz sicille anılmak istemiyorlardı. İTC’nin kendine güveni hala siyasi otorite kurma konusunda yetersizdi ve deneyimsizlik de mevcut olduğundan sık sık asker-sivil çatışması içerisinde kalıyordu.

1908 Devrimi ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Arap Vilayetlerindeki Durumu

Rejim değişikliği, Jön Türkler ve taraflarınca coşkuyla karşılandı. İttihatçılar, genç subaylar, liberal Araplar ve âdem-i merkeziyetçiler coşkuyla kutlamalar yapıyorlardı. Rejimin değiştiği her bölgeye aynı anda ulaşmamıştı. Başkente uzak bölgeler, geç haber almıştı. Hicaz’da Mekke Emiri ise haber aldığı halde rejim lehine bir faaliyette bulunmamış, kutlama yapanları da kırbaçlatmaya varan işkenceler kullanarak sindirmeye çalışmıştı. Bölgenin dini statüsünden dolayı rejimin getireceği laikleşme hareketi de bu tutumun sebebini açıklar niteliktedir.

İTC’nin güçlü olduğu Suriye ve kıyı şeridinde bayram havası yaşanıyordu. Şam’da İTC lehine kulüpler kuruldu. Kulüpler, Arap coğrafyasında hızlıca artmaya başlamıştı. İTC’den bağımsız bir şekilde rejim yanlısı taraflarca çoğu gönüllü olarak açılan kulüplerden İstanbul’daki İTC yetkilileri endişe duyuyordu. Kâmil Paşa’nın bölge valilerine çektiği telgrafla komite haline gelen kulüplerin faaliyetleri bastırılmaya çalışılıyordu. Selanik’teki İTC üyeleri ise bu komiteleri hükümetten gizli olarak destekleyerek İTC’nin şubeleri gibi davranmalarını sağlamaya çalışıyordu.

1908 yılında seçim gerçekleşmiş ve çıkan sonuç İTC’nin gücünü artırmıştı. Ülke genelinde topladığı taraftarlarca diğer partilere daha organizeydi. Seçim iki aşamalıydı. 25 yaşını doldurmuş vergi mükellefi her erkek Osmanlı vatandaşının oylarıyla ikinci seçimde oy kullanacak vatandaşlar belirleniyordu. Mebusu, teorik olarak ikinci oylamayı yapan seçmenler seçiyordu. Seçilecek mebus, yöreyi değil tüm Osmanlı’yı temsil edecekti. Seçimlerde yerel eşraf öne çıkmıştı. İkinci kısımda oy veren seçmenler kolaylıkla yönlendirilebilen kişilerdi ve seçtikleri kişiler de genel olarak yörenin toprak ağaları ya da nüfuzlu kişileri olmuştu. Bu durum Babanzade İsmail Hakkı ve Hüseyin Cahid tarafından eleştirilmişti. Genel kanıları olarak yüksek okul mezunlarına oy hakkı verilmesini önermişlerdi fakat görüş destek görmedi. Mebusların ağırlık Türk olmaları da ayrımcılık iddialarının çıkmasına neden olmuştu.

Seçimlerde düzensizlik de yaşanmıştı. Uzak vilayetlerden Mekke, Cidde ve Yemen gibi bölgelerde tek aşamalı seçim, kabilelere gereğinden fazla mebusluk gibi sorunlar yaşanmıştı. 17 Aralık 1908’de meclis açıldı ve başkanlığa Ahmet Rıza seçildi. Açılış, İstanbul başta olmak üzere diğer vilayetlerde de coşkuyla kutlandı. Meclisin açılmasından bir yıl sonra İstanbul’da Uhuvvet-i Arabiyye-i Osmaniye adında Arapların hak ve statülerini korumayı amaçlayan bir cemiyet kuruldu. Abdülhamit’e yakın kişilerce kurulmuş cemiyete kısa sürede Arap mebuslar arasından katılım oldu. Arabistan’daki bazı vilayetlerde de şube açma girişimlerine başladılar. Cemiyetin muhalefet gözükmeye başlaması İTC’nin dikkatini çekmişse de 31 Mart Vakası sonrası kapatılmıştı.

Bu dönemde Reşid Mutran tarafından Paris’te bir özerk Suriye istendiğine dair bildiri yayınlandı. Osmanlı içerisine de yayılan bildiri meclisçe incelendi. Bildiriye ve özerklik fikrine Suriye’den dahi ilgi gösterilmemişti. Beyrutlu Hristiyan mebus Süleyman el-Bustani, Mutran’ı şiddetle eleştirmişti. Özerklik fikri, meclisin dışında Suriye’de de hoşnutsuzluk yaratmıştı. Araplardan gelen bu tavır, Osmanlıcılık fikrinin de başarılı olduğunu yönetime göstermişti. Meclis içerisinde Arap kökenli mebuslar, Türk mebuslar gibi tartışmalara katılıyorlar, vergi, askerlik, idari düzenleme gibi konularda fikir belirtiyorlardı.

Karşı Devrim

31 Mart Vakası olarak adlandırılan meşrutiyet yerine monarşiyi savunan eski rejim yanlısı hareketin içerisinde medrese öğrencileri, alaylı askerler, din adamları ve tutucular vardı. Olay, İttihad-ı Muhammedi adlı örgütçe yönlendirilmişti. Selanik’teki 3. Ordu’dan yardım istendi ve Mahmut Şevket Paşa önderliğinde isyan bastırıldı. İsyanın bastırılmasıyla Mahmut Şevket Paşa da büyük itibar kazanmıştı. Her ne kadar meşrutiyet yanlısı olsa da İTC’ye güvenmiyordu.

31 Mart hareketi, Şam hariç Arap vilayetlerinde destek görmemişti. İTC, daha sonra valilerden istediği raporları değerlendirmiş herhangi bir isyan hareketinin olmamasına rağmen askeri kuvvetlerin artırılmasını isteyerek önlem almaya çalışmıştı. Vaka sonrası Abdülhamit tahttan indirildi ve yerine Mehmet Reşad padişah ilan edildi. Devrim sonrası İTC’nin en önemli isimlerinden Mehmet Talat Dahiliye Nazırı, Mehmet Cavid de Maliye Nazırı oldu. Buna rağmen Mahmut Şevket Paşa, ünüyle İTC’yi gölgede bırakıyordu. Devrim hareketi Jön Türklerin daha tedbirli olmasına yol açtı. Padişahın geniş yetkileri kısıldı. En önemli yetkilerden meclisin feshi engellendi ve yasama-yürütme dengesi sağlanmaya çalışıldı.

Meşrutiyetle birlikte dernekler açılmıştı fakat belirli bir yasaya bağlanmamıştı. Bu durum sonradan suiistimal edilmelerine neden oldu. İmparatorluk içerisindeki farklı etnik unsurlar milliyetçilik ideolojisi altında örgütlenerek derneklerde faaliyet göstermeye başlamışlardı. Valiler, merkeze gönderdikleri raporlarda derneklerin çalışmalarındaki tehlikeyi vurgulamışlardı. 31 Mart hareketinin bastırılmasıyla dernek faaliyetlerine de kısıtlama getirildi ve disiplin altına alındılar.

İTC, siyasi istikrarsızlığı bitirip reform hareketlerine başlamak istese de şartlar istediği gibi ilerlemiyordu. Özellikle eğitim reformu gerçekleşmeliydi. İlk yıl Maarif Nezareti yedi kere el değiştirmiş ve eğitimde istikrarlı bir program oluşturulamamıştı. Buna rağmen ülke çapında bağışlar toplanarak okullar açılması sağlandı. Arap vilayetlerinde de okul açılmasına çalışılmış ve bölgenin geri kalmışlığının giderilerek okuryazar oranının artırılması için çalışılmıştır. Arap vilayetlerinde eğitim konusunda özel ilgi gösteriliyordu. Kızıldeniz kıyılarında ve kıyıdan kısa mesafe içeriye doğru silah kaçakçılığı önlenemiyordu. Yöneticilerin keyfi hareketleri de engellenemiyordu. Bölge halkı çocuklarının okullara gönderilmesi için uğraşılsa da yerelde yeterli destek sağlanamıyordu. Göçebe yaşam süren kabileler ve bedevi topluluklar çocuklarına okula göndermemek için direniyorlardı. Her olumsuzluğa rağmen hükümet, Arabistan coğrafyasında reform hareketlerini başlatmayı amaçlıyor ve bunun için çalışıyordu. Reformların sağlıklı ilerleyebilmesi için merkezi yönetime ihtiyaç vardı. Yapılan çalışmalar da merkezi yönetimin yerleşmesi için bir adımdı. Fakat imparatorluğun kıt kaynaklarıyla geniş Arabistan coğrafyasında öngörülen reformların gerçekleşmesi oldukça güçtü. Abdülhamit dönemindeki Arap muhalefet, meşrutiyetle beraber İTC’nin destekçileri konumuna gelmişlerdi. Muhalifler, sadece Arap coğrafyası değil tüm Osmanlı coğrafyasında geniş bir kalkınma ve Osmanlı’yı güçlendirmek için meşrutiyetin gerekliliğine inanmışlardı. İTC destekçisi Arap muhalefet, bölge eşrafından ziyade alt ve orta sınıf ağırlıklı görece fakir fakat batılı fikirlerle eğitim veren okullarda okumuş insanlardı. Laikleşmenin, meşrutiyetin, reformların gerekliliğine inanıyorlar ve yenilikçi fikirlerle Jön Türk hareketi içerisinde yer alarak Osmanlıcık akımını benimsiyorlardı. İTC’nin otoritesini sağlamak için yerel eşrafla anlaşmasının gerekliliği ortaya çıkınca bünyesinde liberal Arap üyeler zamanla İTC’den uzaklaşmaya başladı. Taraflar arasındaki ilişki zamanla fikir ayrılığından hasımlığa dönüşecekti. İTC, merkezileşme çalışmaları için dile büyük önem veriyordu. Bunun için de Osmanlı Türkçesi’nin yaygınlaşmasının gerekliliğine inanıyordu. Mecliste de Türkçe zorunlu tutuluyor fakat katı bir takip yapılmıyordu. Dil tartışmaları sırasında Ermeni ve Rum üyeler kendi dillerinin de resmi dil olması yönünde fikir öne atınca Araplar da Arapçanın resmi dil olması yönünde fikir öne sürdüler. Farklı etnik unsurlarca ortaya atılan resim dil önerileri reddedildi. İmparatorlukta Türklerden sonra en fazla nüfusa sahip Arapların da dil teklifi reddedilmiş fakat Mutran olayında olduğu gibi bir ayrımcılık beslememişlerdi.

Muhalefet ve Araplar (1910-1911)

1909’da karşı devrim hareketinin bastırılmasıyla tasfiyeler de hızlanmıştı. Bu girişimi kendi lehine çeviren İTC, muhalif siyasi gruplarda da tasfiyelerde bulunuyordu. Abdülhamit yanlılarıyla birlikte liberal karşıtlarının da tasfiyesi İTC’yi tek geçerli siyasi grup konumuna getirdi. İTC’nin Türkleştirme yaptığı iddialar ortaya atılıyordu. Özellikle etnik gruplarca ortaya atılan bu söylemler aslında ayrımcılık yaratma amacı güdüyordu. İTC’nin, Paris’te örgütlenişinden itibaren Meşrutiyet’e kadar herhangi bir Türkleştirme politikası güttüğü söylenemezdi. Dil konusunda Türkçenin sadeleştirilmesi ve yaygınlaştırılması bazı çevrelerce asimilasyon söylemlerine konu olmuştu. Halbuki İTC, asimilasyonu değil entegrasyonu amaçlamıştı. Dil ile farklı etnik unsurlar da imparatorluğa entegre olacak ve merkezileşme sağlanacaktı. Avrupa’nın gözünde ise Türk, Müslüman ve Osmanlı aynı kavramlardı. Osmanlı’da, Balkan devletlerinde ortaya çıkan milliyetçilik akımları gibi bir Türkçülük akımının halk tabanına yayıldığını söylemek hatalı olur. Yusuf Akçura gibi Rus topraklarından gelmiş kişilerin İstanbul’da bazı neşriyatları çıksa da amaç bölünmeye varacak bir milliyetçilik olmamıştı. Araplara yönelik dil ve mebus konularında ayrımcılık söylemleri ortaya atılıyordu. Batıdan gelen bu ayrımcılık iddiaları Arabistan bölgesinde dahi rağbet görmüyordu. Arap mebus sayısının az olması da Araplardan kaynaklı bir durumdu. Nüfusa oranlı çıkarılan mebus seçiminde, bedevilerin yerleşik hayatta olmaması ve nüfus sayımından kaçması bölgeden daha az mebus çıkmasına neden oluyordu. Nüfus sayımından kaçmalarının sebebi asker ve vergi mükellefiyeti olacakları endişesiydi. Seçime katılmaları da onlar için o kadar önemli bir konu değildi. Paris’te Suriye Arap Cemiyeti başkanı Şükrü Ganem, Arap ayrımcılığını her fırsatta vurguluyordu fakat bağımsız bir Arap devleti istemiyordu. Memuriyette, mecliste Arapların ayrımcılığa maruz kaldığını ve bu durumun düzeltilmesi gerektiğine inanıyordu.

Tanin gazetesinde yazan Hüseyin Cahid, Ganem’in Arap ayrımcılığına dair söylemlerine cevap verdi. Nüfus sayımındaki karışıklıktan dolayı meclisin bir hatası olmadığını söyledi. Ordu içerisindeki ayrışmanın da yanlış bir söylem olduğunu söyleyerek dokuz üst düzey subay içerisinde Türkün olmadığını ve iki Arap, iki Arnavut, iki Çerkez, bir Gürcü, bir Tatar ve bir Boşnak olduğunu söyleyerek ırksal yönde bir ayrımcılık iddiasını çürütmüş oldu. Buna rağmen etnik tabanlı örgütler kuruluyordu. İTC, kültürle ve siyasal cemiyetleri başta bir çatı altında toplayıp kontrol altına almaya çalışmıştı. Ardından Cemiyetler Kanununu çıkartarak etnik tabanlı örgütleri kapattı. Türkçenin yaygınlaşma girişimlerinde Arap coğrafyasında problemler yaşanıyordu. Resmi dil olmasından dolayı kamu ve sivil hayat olmak üzere her alanda kullanımı zorunluydu fakat uzak vilayetlerde bu durum göz ardı ediliyordu. Türkçe kullanımına dair merkeziyetçi Araplar resmi dil politikasına uyarken reddedenler de vardı. Üstelik Arapça İslam’ın da diliydi ve bu konu da İTC önünde büyük bir engel oluşturuyordu. Mahkemelerde de bir anda Arapçadan Türkçeye geçilmesi yerel halkta da sorun yaratıyordu. İTC’nin dil politikası âdem-i merkeziyetçiler tarafından eleştiriliyordu. Onlara göre yerel halkın diline karışılmamalıydı. İTC’nin bu tutumuyla imparatorlukta ayrıştırma, Türkleştirme yaptığını vurguluyordu. Arapçanın İslami açıdan önemi âdem-i merkeziyetçiler için büyük bir kozdu ve her fırsatta kullanılarak dil politikasına direniyorlardı. Kamuda, Türkçeden sonra yaygın olan Fransızca yerine Arapça kullanılması konusunda fikir öne attılarsa da bu durum İTC tarafından diğer etnik unsurlarında bunu savunacakları beklentisiyle reddedildi. İTC’ye karşı oluşan muhalefette önemli grup âdem-i merkeziyetçilerdi. Grup, dil konusunu sorun olarak görse de bunun altında yatan neden yerelde güç ve statülerini kaybetme korkusuydu. Dille oluşacak merkezileşme, yereldeki kontrol ve disiplini artıracak bu durum da yerel eşrafın keyfi hareketlerini kısıtlayarak gücünü azaltacaktı. 1911’e kadar İTC’ye karşı güçlü bir muhalefet çıkmamıştı. Ülkenin her yerinde komitelerince örgütlenen İTC, İstanbul’da kurulan partilere kıyasla daha organizeydi. Kurulan muhalif partiler de İTC gibi ideolojik temelde kurulmamışlar ve bu yüzden kısa ömürlü olmuşlardı. 1911’de çeşitli muhalif gruplar birleşerek Hürriyet ve İtilaf Partisi’ni kurarak İTC’nin siyasi güç tekeline meydan okumuş oldular.

Meclis içerisindeki Arap mebuslardan 33’ü İTC tarafındayken 25’i muhalifti. Arapların üç ortak sorunları vardı ve bunların çözülmesini istiyorlardı. Bunlar; Lynch imtiyazı, Filistin’deki Yahudi yerleşmesi ve Trablusgarp meselesiydi.

Lynch İmtiyazı

Dicle nehri üzerinde 1833’ten beri Lynch Biraderler adlı bir İngiliz denizcilik şirketi faaliyet gösteriyordu. Şirket, aynı nehir üzerinde faaliyet gösteren Osmanlı Hamidiye Şirketi ile birleşmeyi düşünüyordu. Bu öneri meclise gelmiş ve Arap mebuslarca şiddetle eleştirilmişti. Bölgedeki İTC komiteleri de bu birleşmeye karşıydı. Meclis içerisinde her ne kadar Araplar bölünmüş gözükse de Lynch meselesi konusunda Araplar birlik sergiliyordu. Tartışmalardan sonra Sadrazam Hüseyin Hilmi Paşa istifa etmek zorunda kaldı. Yeni Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa oldu ve birleşme kararı iptal edildi.

Yahudi Yerleşimi

Filistin bölgesinde, Kudüs ve Beyrut’ta yerel halkça geniş toprak satımlarına dair söylentiler ortaya çıkmıştı. Muhalif mebuslardan İsmail Hakkı, Siyonizm’i eleştirerek Yahudilerin devlet kurmak istediğini iddia etti. Yahudi mebuslar bu iddiaları yalanladı. Bölge valilerince Yahudi göçüne dair meclise telgraflar çekiliyordu. Bölge halkı da bu durumdan huzursuzdu. Arap mebuslar arasında Yahudi göçüne dair fikirlerde birlik sağlanamamıştı. Yahudilerin bölgeden toprak almaları eleştirilirken Talat Paşa, Hicaz hariç imparatorluğun her yerinden toprak satın alımının serbest olduğunu dile getirerek toprak satın alma tartışmalarını sonlandırdı. Âdem-i merkeziyetçi muhaliflerden öne çıkan isim Seyyid Talib’in evinde Arap mebuslar toplandı. Türk karşıtı bir Arap hareketi oluşturulması ve bunun liderliğini üstlenmek üzere Şerif Hüseyin’e gizlice mektup yollanması tartışılıyordu. Yahudi yerleşimi iddialarına basın da dahil olmuştu ve basının da ayrılıkçı iddiaları vardı. Beyrut Valisi, gönderdiği raporda bölge halkının huzursuz olduğunu ve isyan emareleri olduğunu söyleyerek donanmanın Beyrut’a gelerek göz dağı verilmesini belirtti.

Trablusgarp Savaşı

İtalya, sanayileşmesini geç tamamlamış ve hammadde arayışına girerek sömürge aramaktaydı. Osmanlı’nın içinde bulunduğu siyasi karışıklığı ve askeri zayıflığını fırsat bilerek 1911 Eylül’ünde savaş ilan etti. Kuzey Afrika topraklarını sömürgeleştirmek istiyordu. Arap mebuslar, Trablusgarp’ta hükümetin gerekli hazırlığı yapmadığını söyleyerek yoğun eleştirilerde bulundular. Donanma sorunu ve Mısır’ın da İngiliz işgali altında olmasından dolayı kara deniz yolu kapalıydı. Birliklerin intikal ettirilmesi imkansızdı. Bölgede aşiret ve yerel milislerce direniş gösterilecekti. Üst düzey İTC’lilerden Enver ve Mustafa Kemal gibi subaylar bölgeye geçtiyse de Balkan Savaşı’nın patlak vermesiyle Trablusgarp’taki direnişten netice alınamadı. İtalyanların Trablusgarp’taki direnişi kırmak ve Osmanlı’nın anlaşmaya zorlanması için Doğu Akdeniz kıyılarına saldırıları başlamıştı. Beyrut’un kıyı şeridinin bombalanması halkta panik yarattı. Trablusgarp savaşı, halkta bütünleşmeyi de sağlamıştı. Bağışlar toplanıyor, gönüllü askere yazılma talepleri artıyor ve imparatorluğun her yerinden bütünleşme mesajları geliyordu. Adem-i merkeziyetçi Araplar ise bu savaşla İTC’nin Arap vilayetlerini gözden çıkardığı düşüncesine kapılmıştı. Osmanlı’nın kendini savunamayacak güçte olduğu görüşü artık ortaya çıkmıştı. Merkezileşmeye karşı çıkan yerel eşraf, yerelde kurulmaya çalışılan otoriteyi yıkmak istiyordu. Yer yer isyanlar yaşanıyordu. Özellikle demiryolu ve uzak vilayetlerin merkeze bağlanması kontrolü artıracağından demiryolu bağlantısına muhalefet oldukça fazlaydı. Arabistan’da çıkan bir isyanda çoğu Dürzi ve bedevi lider asıldı. Necd bölgesinde nüfuzlu olan Suud ailesi ayrılıkçı tavırlar sergiliyor ve merkezileşmeye yanaşmıyorlardı. Hükümet, İbn Suud’a karşı Şerif Hüseyin’i destekleyerek bölgedeki otoriteyi emrindeki idari görevli ile bastırmak sağlama yoluna gitmişti. Şerif Hüseyin’e güveniliyordu o da hükümete sadıktı ve Osmanlı birliğinden yanaydı. Bir diğer uzak vilayet Yemen’de ise İmam Yahya, şii nüfus üzerinde hakimiyet kurmuş ve kendine taraftar toplamıştı. İmparatorluğun otoritesini tehdit etmekteydi. İmam Yahya’nın üzerine hükmet Ahmet İzzet Paşa kumandanlığında ordu gönderdiyse de başarısız olundu. İmam Yahya ile uzlaşma yolunu seçen hükümet, önemli imtiyazlar karşılığında Yemen’deki isyan hareketlerinin sonlanmasını sağladı. Yemen, adli özerklik elde etmişti. 1910-1911 tarihlerinde balkanlar da karışıktı ve bölgede Arnavutluk isyanı patlak vermiş ve özerklik elde etmişlerdi. Arnavutlara verilen özerklik Araplar üzerinde de etkili olmuştu. Balkanlar’daki isyan hareketlerinin hızlanması ve asayişin bozulması halkın memnuniyetsizliğine de neden oluyordu. Bölgedeki otoritenin sağlanması için İTC, padişahın bölgeye ziyaret yapmasını düşündü. 1911’in Mayıs ayında Sultan Reşad, Rumeli vilayetlerine gezi tertip ederek bölgedeki imparatorluk otoritesinin sergilemek istedi.

İmparatorluk içindeki İTC muhalifleri, milliyetçilik kozuyla harekete geçiyorlar ve İTC’yi ayrıştırma ve Türkleştirmeyle suçluyorlardı. Fakat bu eleştiri yapılırken Arap milliyetçili öne çıkmamış ve bu ideoloji ile harekete geçmemişlerdi. Adem-i merkeziyetçiler, söylemleriyle de kısa sürede etnik grupları etrafına toplayabilmişti. Talat Paşa, 1910’da, imparatorluk bünyesinde gayrimüslimleri tutmanın artık mümkün olmadığını dile getirmişti. Bu tarihten itibaren İTC, İslamcılık fikriyle hareket edecek ve imparatorlukta Türklerden sonra en çok nüfusa sahip Arapları bağlamaya çalışacaktı.

Âdem-i Merkeziyetçi Muhalefet ve Yeni Arap Siyaseti, 1912-1913

Trablusgarp’ın yitirilmesinin ardından Araplar nezdinde İTC güç kaybetmişti. Merkezileştirme politikası da başarısızlıkla anılıyordu. Bu şartlar altında 1912’de seçimler gerçekleşti. İTC, meşruluğu onaylanmayan seçimden Hürriyet ve İtilaf Fırkasını (HİF) geride bırakarak galip çıktı. Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın örgütlenmemesi için çalışmalar yapan İTC, baskı kurmaya başlamıştı. Meclis içerisinde Arap, Kürt, Arnavut, Ermeni ve Rumlar, âdem-i merkeziyetçi politikaya açıktan destek vermese de yakın durmaktaydı. Beyrutlu tüccarlar, özerklik yanlısı hareket izliyorlardı. Beyrut ekonomisinin bağlı olduğu Cebel-i Lübnan 1860’tan beri özerkti ve kısa sürede organize olarak görece ekonomik refah yaşıyordu. Mali özerklik, asker muafiyeti ve düşük vergi avantajları Beyrutlu tüccarları da etkiliyor onlar da özerklik alarak benzer imtiyazlar elde etmek istiyorlardı. Beyrut’a kıyasla Şam, Halep ve Kudüs yerel eşrafı daha sakin kalarak özerklik yanlısı hareketlere girişmemişlerdi. Bağdat ve Irak’ta da eşraf Osmanlı’ya bağlılığını sürdürüyordu. Seçim arifesinde İTC, birlik vurgusu yaparak imparatorluğu ayakta tutmak istiyordu. HİF ise, somut vaatler vermek yerine İTC’nin üstüne giderek muhalif politikada ilerliyordu. HİF’in muhalif söylemlerine rağmen Trablusgarp Savaşı’nda sağlanan birlik ve beraberlik, İtalyanların Beyrut’u bombalamasıyla yerel halkın savaşla yüz yüze gelmesi İTC’nin destekçilerini artırmıştı. Destekçilerindeki artışa rağmen İTC’nin yerel yetkilileri yasa ihlalleriyle şiddet, yıldırma hile gibi yollara başvuruyorlardı. Bu davranışlar, merkezin sağlamaya çalıştığı otoriteye de zarar veriyordu ve yerelde hükümetin destekçilerinin sayısının azalmasına neden oluyordu. Seçimleri İTC kazanmıştı. Arap mebus sayısı da bir öncekine göre artarak 23’den 27’ye çıkmıştı. Arap vilayetlerinden çıkan mebusların da çoğu ittihatçıydı. İTC’nin yerel yetkililerin davranışları ve zorlayıcılıklar seçimlere gölge düşürmüştü. Nitekim İTC’nin zaferi kısa sürmüş ve 1912 Temmuz’unda ordu içerisindeki bir grup subayca yapılan müdahale sonucu İTC yanlısı Sadrazam Said Paşa istifaya zorlanmıştı. Ardından yeni sadrazam olarak Gazi Ahmet Muhtar Paşa seçilmiş ve yanına eski sadrazamlardan Kamil ve Hüseyin Hilmi Paşaları da alarak kabinesini kurmuştur. Sadrazam, ilk olarak meclisi feshetmiş ve seçimlerin tekrar yapılmasını istemişti. Fakat Balkan Savaşı’nın patlak vermesiyle seçim çalışmaları da iptal edildi. Ekim ayı sonunda Kamil Paşa sadrazam oldu. Kabine, İTC’nin vilayetlerdeki komite örgütlenmelerini bitirmek istiyordu. Bundan dolayı vilayetlere tamimler gönderilerek meurların, öğretmenlerin ve katiplerin siyasetten uzak durmaları için çalışmalar yapılması istendi. Bu kabine, diğerlerine göre siyasi tavır sergilemiyordu ve siyaset üstü bir politika izliyordu. Sadrazam Kamil Paşa, İTC’yi tamamen bitirmek istiyordu. Vilayetlerde İTC büroları aranarak kayıtlarına el konuldu ve bazı ittihatçılar tutuklandı. Yurtdışına kaçanlar da oldu.  

Arap Muhalefeti ve Mısır Faktörü

Arabistan bölgesinde İngiliz kışkırtmaları vardı. Yerel basının ayrılıkçı söylemleri başlamış ve basın hükümetçe susturulmalıydı. İmparatorluk başkentindeki siyasi istikrarsızlık göze çarpıyordu. İngiltere, Arapları kışkırtmaktan ziyade işgal girişimini de göz önünde tutmaya başlamıştı. Halep’teki İngiliz konsolosu Fortuna’nın, Londra’daki Harp Dairesi’ne bildirdiği rapora göre Yukarı Mezopotamya’daki adem-i merkeziyetçi kabile şeyhleri, İngilizlerin Cezireyi ne zaman işgal edeceklerini merak ediyorlardı ve bu işgale de destek vermeye hazırdılar. Mısır’daki İngiliz yönetimi de muhalefeti kendi çıkarları için kullanmaktaydı. Adem-i merkeziyetçiler ve bağımsız Arap devleti kurma fikrinde olanlar İngilizlerle yakın ilişki içine girmişti. Suriye’den göç eden muhaliflerin burada örgütlenip İstanbul’a muhalefet yapması da ülkede huzursuzluk yaratıyordu. Suriye’deki otoriteye karşın Mısır’daki serbest alanda faaliyette bulunabiliyorlardı. Mısırlı milliyetçiler ise muhalefete rağmen Osmanlı’dan medet umuyorlar ve Osmanlı’ya bağlanmak istiyorlardı. 1912’deki Balkan Savaşı’nda Osmanlı zor durumda kalmıştı. Ekonomik, mali, siyasi ve askeri olarak zor durumdaydı. Osmanlı’nın bu durumu karşısında İngiltere, bölgeye yoğunlaşmaya başladı. Bağdat Valisi, başkente gönderdiği raporda bölge halkının sadakat ve güvenini sağlamak için reformların gerekliliğini vurguluyordu. Buna örnek olarak da Osmanlı’dan ayrılıp reformla hızlı bir şekilde kalkınan ülkeleri gösteriyordu.

Mısır’daki İngilizlerce Hıdiv İzzet Paşa, Şerif Hüseyin, Şeyh Sünni ve İbn Reşid gibi Arap liderler İstanbul’daki hükümeti devirip bağımsız bir Arap devleti kurmak istiyorlardı. Amaçları Arap Halifeliğini kurmak olarak algılanıyordu. Balkanlardaki yenilgi sonrası vergilerin artacağı ve bunun da bedelini Arapların ödeyeceği beklentisi Arabistan’da hızlıca yayılmıştı. Nitekim beklenti çıktı ve merkezi hükümetçe emlak vergilerinin denetimi için Arabistan’a komisyonlar gönderildi. Beyrut’a giden komisyon 110.000 lira olan emlak vergisi gelirinin 430.000 lira olması gerektiğine dair tutanak tuttu. Halk, bu duruma tepki göstermişti. Suriye halkı, Osmanlı’ya olan ilgisini yavaş yavaş azaltmaya başlamış ve İngiltere’ye yaklaşma eğilimine girmişti. İngiltere, her ne kadar bölgede faaliyet gösterse de Fransa ile anlaşmış olduğundan tek başına özgürce hareket etmiyor ve Fransa çıkarlarını da gözetmeye çalışıyordu. Hükümet, bölge halkının sadakatini sağlamak için reformların işe yaracağını düşünmüştü. İstekleri göz önüne alarak öncelikle Arap vilayetlerinde Arapçanın resmi dil olması kararlaştırıldı. Reform için oluşturulacak komisyonlarda merkezi hükümetin atadığı memurlardan ziyade yerel eşraftan kişilerin komisyon üyesi olması da talep edilmişti. Bu da kabul edildi. Halkın reform beklentisinde; askerliğin kısalması, yerel yargıçlar atanması, Arapçanın daha yaygın kullanılması, vergi düzenlemesi gibi konular vardı. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Dönüşü 23 Ocak 1913’te İTC’nin askeri kanadından bir takım subay, Babıali’yi bastı. Silah zoruyla da olsa hükümete el konmuştu. Balkan Savaşı’nda Selanik gibi İTC merkezi bir şehrin düşmesi İTC’lilerde psikolojik etki yapmıştı. Mahmut Şevket Paşa ve İTC, Arabistan coğrafyasında talep edilen reformları istemiyorlardı. Fakat adem-i merkeziyetçi muhalefetle de uzlaşma gerekliliğinin farkındaydılar. Bölgedeki huzursuzluk da dikkat çekiyordu. Şam’da isyana dönüşmüş bir hareket bastırılmış ve bölgeye Arap asıllı bir vali atanarak halkın gözü boyanmak istenmişti. Beyrut’ta da denetim sıkılaşmıştı. Basına sansür uygulandı. Reform yanlılar, hükümet aleyhine gösteriler düzenlemeye başlamışlardı. Yerel reform hareketleri asker zoruyla da olsa bastırılmıştı. Beyrut reform kulübü kapatıldı. Osmanlı-İngiltere arasında bir siyasi kriz yaşanmıştı. Mısır’daki milliyetçiler arasında bulunan ve propaganda faaliyetleriyle bilinen Abdülaziz Caviş İstanbul’daydı. İngiltere, bu kişinin iadesini talep etti. Konu İTC kongresinde de ele alınmış fakat halifeye sığınmış birinin iadesinin mümkün olamayacağı belirtilmişti. Caviş’in faaliyetleri İngiltere Mısır’ı için tehdit oluşturuyordu. Bununla birlikte İngiliz yanlısı Kâmil Paşa’nın sadrazamlıktan alınması da İngiltere-Osmanlı ilişkileri açısından olumsuzdu.

Uzlaşma

İTC, 1913 Nisan ayında Arapçanın mahkeme ve bazı yere okullarda kullanılmasını onaylayarak imparatorluk içerisinde en fazla nüfus barındıran ikinci millet olan Arapları yanında tutmak istiyordu. Halkla uzlaşma yoluna gidilmiş ve Basra hariç Arap vilayetlerinde İTC otorite sağlayabilmişti. Balkanlardaki toprakların kaybedilmesi hükümetin Arap coğrafyasına önem vermesini gerekli kılmıştı. Hükümet Arabistan coğrafyasını ayırmadan imparatorluk içerisinde bir bütün olarak görmekteydi. Goltz Paşa’nın başkentin doğuya taşınmasına dair fikir sunması büyük ilgi gördü. Goltz Paşa, Halep’in başkent olmasıyla imparatorluğun doğuya daha hakim olacağını ve imparatorluğun her bölgesini kontrol edilebileceğini söylüyordu. Hatta Avusturya-Macaristan benzeri Türk-Arap İmparatorluğu kurulması da gündeme gelmişti fakat İTC böyle bir fikri kabul etmedi. Mahmut Şevket Paşa başkentin taşınma fikriyle ilgilenmişti. Balkanların kaybedilmesinden sonra İstanbul imparatorluğun kenarında kalmış ve saldırılara da açık konumdaydı. Mahmut Şevket Paşanın suikast sonucu öldürülmesinin ardından başkentin taşınması fikri de dillendirilmedi ve İTC konuyu kapattı.

Suriyeli bir grup ayrılıkçı Arap, Paris’te toplantı yaptı ve delege çağrısında bulundu. Fakat toplantı, imparatorlukta rağbet görmedi ve sonradan kongreye katılan bazı üyeler İstanbul’a dönerek Sultan Reşad’a bağlılıklarını bildirdiler. İTC, Paris’teki Suriyeli Araplara üye gönderdi ve talepleri dinleyerek uzlaşma niyetini göstermiş oldu. Mithad Şükrü’nün temsilciliğinde talepleri dinleyen İTC, dil, yerel askerlik, komisyonlarda merkezi üye çalıştırmama ve Ayan Meclisinde Araplara daha fazla kota verilmesi konularını kabul etti. Böylece Araplarla uzlaşma sağlanmıştı. Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesi İTC’nin muhaliflerine saldırması için fırsat yaratmıştı. Suikastla ilişkili olduğu iddiasıyla bazı liberaller tutuklandı. Üç yüz elli muhalif tutuklamanın ardından Sinop Cezaevine gönderilerek İstanbul’daki liberal muhalefet ortadan kaldırılmış oldu. Mahmut Şevket Paşa’nın ardından sadrazam Said Halim Paşa oldu. Said Halim Paşa, Kavalalı sülalesindendi. İyi eğitim almış, batı fikirlerini öğrenmiş, Osmanlı birliğine inanan bir ittihatçıydı. İstanbul’da Ayan Meclis üyeliği, Şura-yı Devlet reisliği ve İTC genel sekreterliği görevlerinde bulunmuştu. Şevket Paşa kabinesinde de hariciye nazırlığı yapıyordu. İTC’nin hareket kabiliyeti artmış ve çeşitli memuriyet kadrolarına partizanları getirmeye başlamıştı. Sadrazamın da partiden olması daha rahat hareket etmelerini sağlıyordu.

Suriye’de Fransızların misyonerlik faaliyetleri dikkat çekiyordu. Yerel yönetimlerce bu durum merkeze bildirilse de siyasi karışıklıktan ötürü istenilen otorite tam olarak kurulamıyordu. Fakat reformlar halkta hoşnutluk uyandırmış ve hükümet olumlu bir izlenim çizmişti. Halep’teki Avusturya Konsolosunun raporunda “Türklerle Araplar arasındaki ayrışma ciddi oranda azalmıştır ve bölge halkı Avrupalıların kendilerini sömürmek istediklerini düşünüyor” sözlerini belirtmesi de dikkat çekicidir. Rapora göre bölgedeki ayrışma azalmış ve Avrupalı devletlerin iç ve dış faaliyetleri halk nezdinde sömürgeci olarak adlandırılarak dayanışmayı tetiklemişti. Balkan topraklarının kaybedilmesinden sonra Arabistan coğrafyası daha bir önem kazanmıştı. Bir anda Müslüman nüfus oranı artmış oldu. Hükümet de bu yönde politika uygulayarak siyasal İslam’a yöneldi ve Müslüman nüfusu elinde tutmaya çalıştı. Hıristiyanlara karşı hoşnutsuzluk da baş göstermişti. Özellikle Caviş, Hristiyanların Avrupalı devletlerin ajanlığını yaptıklarını söyleyecek kadar provokatif söylemlere girişmişti. İTC de Müslümanları bir arada tutmak için propaganda faaliyetlerinde bulunuyor ve bunu Arabistan’da Teşkilatı Mahsusa adlı istihbarat örgütüyle sağlıyordu. Osmanlıcık akımı, İslamiyet ile özdeşleşmeye başlamıştı.

Bir Merkezileşme Örneği: Jön Türk Yönetimi Altında Hicaz (1908-1914)

Hicaz, İttihat ve Terakki tarafından çok incelenmemiştir. İmparatorluk içerisinde Hicaz geri kalmış bir bölgedir ve milliyetçi ideolojik yapı burada olgunlaşmamıştır. Mekke emiri Şerif Hüseyin bölgede en hatırı sayılır yerel liderlerden biriydi. İTC, 1913’ten sonra bölgeye önem vermeye başlamıştır. Balkan topraklarının kaybedilmesinin ardından İslam’ın ön plana çıkması bölgeye olan önemi de arttırmıştır ve bölge 1913’ten itibaren politika merkezi olmuştur. Hicaz’ın Osmanlı topraklarına katılması 1517’de birinci Selim’in fethi ile gerçekleşmişti. Peygamber ailesi olan Haşimiler bağlılıklarını bildirmeleri ile şeriflik statüsü elde etmişler ve bölgede nüfuzlanmışlardır. Bölge, Mısır Valisi yetkisi altında olmasına rağmen fiili yöneticiler Haşimi şerifleriydi. Tanzimat’ın ilanından sonra Hicaz bölgesi yeni vilayet düzenlemelerine tabi olmuş ve bölgeye merkezi yönetimce valiler atanmaya başlamıştı. Bu durum vali ve şerif arasında çatışmaya neden olmaktaydı. Bunun dışında şeriflik için iki Haşimi sülalesinden olan Zeyd ve Avn aileleri rekabet içindeydi. Hicaz bölgesi İslami yönünden dolayı ayrıcalıklıydı. Vergi ödemiyor ve bölgeden askeri alım olmuyordu. Bölge kabileleri hacıların koruma, yardım etme, kervanı rahatsız etmemek için hem hacılardan hem de devletten mali yardım alıyorlardı.

1908 devrimi hicaz bölgesinin dengelerini değiştirdi mevcut vali ve Şerif azledildi. Şerif Ali’nin yerine amcası Şerif Abdullilah geçeceği söylentileri başladı. Sonunda da Şerif Hüseyin yönetimi aldı. Siyasi durum karışıktı çünkü şerif ve vali arasındaki ikilik sürekli bir sorun olmaktaydı. Valinin azledilme nedeni yeni rejimi halktan saklaması olmuştu. Şerif de bunu desteklemiş ve ikisi de tutucu bir politika izlemişlerdi. Valinin görevden azledilmesinden sonra bir grup subayca tutuklanması sağlanmış, malına mülküne el konulmuş ve bu durum halkça da destek görmüştü. Merkezi hükümet bölgedeki istikrarı ve otoriteyi sağlamak için haberleşmenin ve ulaşımın öneminin farkındaydı. Bunun içinde bölgenin demiryolu ile merkeze bağlanması için çalışmalar başlamıştı. Demir yolu ile hem yerel eşraf üzerinde otorite sağlanacak hem de bölgenin ticari faaliyeti canlanacaktı. 1908’de demir yolunun hizmete açılması hem bölge halkı hem de kabileler tarafından hoş karşılanmadı ve tepkilere yol açtı. Hacıların muhafızlığını yapan bedeviler ve kervan ticareti ile uğraşanlar, çıkarlarının tehlikeye düşeceği endişesiyle isyana meylettiler ve silahlandılar. İTC, bölgede komiteler kurarak otorite sağlamak için çabalıyordu. 1908’den önce bölgede herhangi bir komite faaliyeti yoktu. Bir anda bölgedeki komitacılığın yükselmesi mevcut subaylar içerisinden olmuştu. Bu subaylar hızlı bir şekilde örgütlenerek yerel eşraf ve kamu çalışanları üzerinde baskı kurmaya çalışmışlar ve Hicaz bölgesinde reform hareketlerini hızlandırmak istemişlerdi. Fakat Şerif Hüseyin gibi bir geleneksel otoritenin yönetimi altında olan Hicaz, reforma direnecekti.

Hüseyin İbn Ali’nin Mekke Emirliği

Şerif Ali’nin, azledilmesinden sonra yeni emir seçimi tartışmaları vardı. Başlangıçta amcası Şerif Abdülillah seçilmişse de yola çıkmadan ölmesinden sonra Şerif Hüseyin bu göreve gelmiştir. Abdüllillah, İTC tarafından değil, II. Abdülhamit tarafından bizzat seçilmişti. Yeni Emir’in Mekke’deki otoriteyi sağlaması için hızlıca yola çıkması istendi. Şerif Hüseyin’in göreve kabul edildiği gibi kendisi idrak edene kadar Mekke’de şeriflik kardeşinin yapmasını istemişti.

Şerif Hüseyin bölgeye geldiği gibi yerel eşrafa ve tüm ileri gelenlere telgraflar çekti. İstanbul’un da bu konuda kendisine destek olmasını ve otoritesinin yerleşmesi için valinin daha az müdahale etmesini istedi. Fakat Şerif Hüseyin yerel eşrafça pek de hararetli karşılanmadı. Göreve geldikten kısa süre sonra hac yolu güvenliğini sağlaması bölgedeki gücünü artırmış oldu ve İstanbul’a da kendini kanıtladı. Şerif Hüseyin 1908’de kardeşinin Ayan Meclisi üyesi olması için sadrazama mektup yazdım. Bundaki amacı İstanbul’daki siyasi gelişmelerden haberdar olmaktı. Böylece İstanbul’da kendisine karşı oluşabilecek muhalif söylemlerden önceden haberdar olacak ve buna göre tavır ve önlem alabilecekti. 1908 seçimlerine halk özellikle de Hicaz bölgesi pek itibar etmemişti. Seçimle varlıkları tespit edilecek yerel halk, askere alınabilirdi. Seçimler olmuştu fakat Mekke’den seçilen mebus İstanbul’a gitmemişti. İlk seçimde yetişemediği için seçimlere müdahale edemeyen Şerif Hüseyin, seçimlerin tekrarlanması ve yerel halkça seçimlere itibar edilmemesini fırsat bilerek oğlunu Mekke’den aday gösterdi ve mebus seçtirdi. İTC, komitelerle Hicaz’daki şerifin otoritesini yıkmaya çalışıyordu Şerif Hüseyin, İTC yanlısı Şems-ül hakikat adlı eleştirel yazılar yazan gazeteden rahatsızdı ve bu tarz yazılar yazan kişilerin azledilmesini istedi. Hükümet, ilgilenileceğini söylese de şerifin isteği yerine getirilmedi.

1909’da İTC, Talat ve Cavid Beylere nazırlık vererek kabinede ağırlık kazanmıştı. Şerif’in İTC aleyhine teklifleri nazırlarca da reddediliyordu. Fakat hükümet, bölgenin hoşnutsuzluğu ve şerifin gücünü bildiğinden vali ile anlaşmazlığı karşısında Vali Fuad Paşa’yı görevden alarak yerine Bağdat Valisi 6. Ordu Kumandanı Şevket Paşa’yı getirdi. Şerif Hüseyin, Şevket Paşa gibi güçlü bir ismin de bölgede bulunmasından rahatsızdı. Güçlü bir kumandanın varlığı harekat kabiliyetinin kısılmasına ve kendisinin gölgede kalmasına neden olacaktı. Sonunda Şevket Paşa’nın da azledilmesi konusunda ısrarcı davranarak bunun gerçekleşmesini sağladı. Hicaz’da reformlar ağır ilerliyordu. Hüseyin, otoritesinin sarsılacağı endişesiyle reform hareketlerine karşı çıkıyordu. Eğitim, bayındırlık gibi alanlarda ilerleme sağlansa da yeterli düzeyde gerçekleşemiyordu. Köle ticareti de büyük bir sorundu. Kölelik, Tanzimat ile yasal olarak yasaklanmış olsa da Hicaz’da devam ediyordu ve bunun önüne geçilemiyordu. Şerif Hüseyin’den bu konunun çözülmesi istenmişti. Yerel eşraf ise köleliğin kaldırılmasına karşıydı. Köle ithalatına engel konmak istenmiş ve köle fiyatları artmıştı. Mevcut köleler de eziyetten dolayı kaçarak yabancı konsolosluklara sığınıyorlar bu durum da Osmanlı’nın imajını lekeliyordu. Şerif Hüseyin’den köleleri satın alıp azat etmesi istenmişse de bir zaman sonra bu durumun kendisine ciddi bir mali yük olmaya başladığını bildirmesinin ardından bundan da vazgeçilmişti. Kölelik, bölge halkı tarafından da istenilen bir durum olduğundan Şerif Hüseyin, nüfuzunu kaybetmemek için kesin çözümden yana tavır almak istemiyordu. Çözülememesinin en büyük sebeplerinden biri de şerifin şahsi çıkarlarınca hareket etmesiydi. Demiryolu ile merkezileştirme çabaları hem Abdülhamit hem de Jön Türkler açısından önem verilen bir konuydu. Böylece Hicaz üzerindeki merkezi otorite sağlanacak ve uzak vilayetler de yakındakiler gibi izlenebilecekti. Fakat bölge halkının gösterdiği tutucu tepki istenilen düzeyde başarı sağlanmasına engel oldu. Demiryolunun Mekke’den Medine’ye oradan da Yemen’e uzatılması bölgedeki Osmanlı hakimiyetini sağlayabilir ve hacı yolunun da güvenliğini sağlayabilirdi. Ticaret de canlanarak bölgenin zenginleşmesine zemin hazırlanabilirdi. Halkın tepkisinden dolayı bu düşünce teoride kalmıştı.

1910’da Vali Kemal Bey, Cidde-Mekke demiryolu inşasına başlayacağını bildirmişti. Başkent, valinin bu hamlesini takdirle karşılamış ve şeriften de valiye destek vermesi için demiryolunun saldırılara karşı korunmasını istemişti. Fakat şerif, başkente demiryolu için olumlu yorumlar yaparken inşaatın gecikmesi ve olmaması için oyalamalar yapıyordu. Bölge halkının tepkisini bildiğinden hükümetle birlikte gözükmek istemiyordu.

Medine: Osmanlı’nın Hicaz’daki İleri Karakolu

Medine, Mekke’nin gölgesinde kalmış pek rağbet gösterilmeyen bir şehirdi. Kızıldeniz ile Basra Körfezi arasında mesafenin en kısa olmasından dolayı ise coğrafi yönden önemini artırıyordu. Bu yönüyle, Arabistan’a açılan kapı konumunda yer alıyordu. Diğer Arap şehirlerine nazaran oldukça bol suya sahipti. Şam-Medine demiryolunun hizmete açılmasıyla Jön Türkler için ayrı bir önem kazanmıştı. Dini yönden Mekke kadar önemli olmasa da peygamberin kabrinin burada bulunması önemini koruyordu. Demiryolu sayesinde Anadolu’ya yakın olmasıyla birlikte Mısır’a da yakın olmasından dolayı Jön Türkler, bölgede yapılanmaya başlamışlardı. Bu yapılanma, İngilizler için tehdit olarak algılanıyor fakat İngilizler, şehir hakkında istihbarat toplayamıyorlardı. Hiçbir Avrupalı devletin şehir hakkında bir fikri yoktu ve bilgi alınamıyordu. 1910’da Medine’nin idari statüsü değiştirilerek “Müstakil Sancak” statüsüne getirildi. Böylece Jön Türkler, şeriften bağımsız olarak şehirde hareket edebileceklerdi. Bu durumdan şerif rahatsızdı ve otoritesinin sarsılacağı endişesiyle duruma tepki göstermişti. Hicaz’dan alınarak Müstakil Sancak olmasıyla Medine üzerinde doğrudan denetim sağlanmıştı. Jön Türkler, bölgede faaliyetlerine hız vererek reformları gerçekleştirmek istediler. Demiryolu, eğitim, tarımın gelişmesi, köle ticaretini engellemek için Kızıldeniz kıyılarında güvenlik önlemleri alınması, yerel bedevi kabileleriyle ilişkilerin düzeltilmesi, genel af ilan edilerek halkın desteğinin sağlanması gibi konular üzerinde duruldu. Hükümet, hepsinin gerçekleşmesinin mümkün olmadığını söylese de tavsiyeleri dikkate alacağını bildirdi.  

Şerif Hüseyin’in Seferleri

Arabistan’da güçlü ve nüfuzlu şeyhler vardı. İstanbul, bölgede otoriteyi merkezden sağlayamayacağını anlayınca şeyhler arasında denge politikası güderek onların üzerinden otorite sağlama yolunu seçti. Kuzey Necd’de İbn Reşid, Osmanlı ile yakın ilişkiler içindeydi. İbn Suud da bölgedeki bir başka güçlü şeyhdi. Güneyde Yemenli İmam Yahya da otorite sahibiydi. 1911’de İmam Yahya, özerklik alınca bölgedeki siyasi ve idari karışıklıktan uzaklaşmıştır. Muhammed el-İdrisi de güç toplamaya başlayıp sivrilen bir başka isimdi. İbn Suud ve İdrisi, Şerif Hüseyin’e rakipti ve bölgedeki otoritesini yıkmaya çalışıyorlardı. 1909’da İbn Suud ile İbn Reşid Medine yakınlarında karşı karşıya geldi ve Suud yenildi. Şerif Hüseyin de dini mesaj yayınlayarak taraftar toplayan bir başka güçlü kabile şeyhi Muteyr’in üstüne oğullarını yolladı. 1910’da Şerif Hüseyin, oğullarını yanına alarak Suudilerin üzerine sefer düzenledi. Amacı, Suudileri ya da muhalifleri bitirmekten çok bölge kabileleri ve bedeviler gözünde Medine’nin kendisinden ayrılmasına rağmen hala güçlü olduğunu kanıtlamaktı. Sefer için Osmanlı’dan da askeri destek istemiş fakat hükümet böyle bir seferin gereksiz olduğunu belirterek destek göndermemiştir. Şerif Suudileri yenip esirler alsa da tam anlamıyla başarı kazanmamıştı. Medine Muhafızı Ali Rıza Paşa da bu seferin bir başarı olmadığını söylemiş ve Suudilerin arkadan vuracağını belirtmiştir.

Şerif Hüseyin, emir olarak atandıktan dokuz ay sonra Asirli İdrisi, kendisini Sabya’da mehdi ilan etmişti. Hükümet, şeriften İdrisi’nin üzerine sefere çıkmasını istedi. Şerif başlangıçta haberci göndererek olayı öğrendi, bilgi aldı ve sefer hazırlıklarına başladı. Şeriften önce de hükümet Suriye’den ordu yola çıkarmıştı. Hükümet kuvvetleri, İdrisi’ye yenildi. Şerif, sonradan İdrisi kuvvetleriyle karşılaştı ve yendiyse de nihai başarı elde edemedi. Nitekim İdrisi, 1912’de İtalya’nın da desteğiyle tekrar saldırıya geçecekti. Sonunda hükümet İdrisi ile uzlaşma sağlamış fakat bu durum Şerif Hüseyin’in otoritesini zedelemişti. İdrisi ve İbn Suud, Şerif için sorun olmaya devam etti.

Şerif, bölgedeki nüfuzlu kabilelerle birlikte valiyle de sorunlar yaşıyordu. İdari anlaşmazlık çözülemiyordu. Emirlik, otorite kurmak isterken vali de hükümet temsilcisi olarak varlığını sürdürüyordu. Kamuda sürekli bir çatışma hali vardı. Hazım Bey’in valiliği döneminde Şerif Hüseyin seferden dönerken karşılama merasiminde valinin yanında rakip aileden üyeler görünce sinirlenmişti. Merasimde anlaşmazlık çıkmış emir de bunun üzerine hükümetten valinin alınmasını istemişti. Hazım Bey, Beyrut’a tayin olduysa da bu durum emirin telkiniyle olmaktan çok bölgedeki otoriteyi kurması için Hazım Bey’e duyulan ihtiyaçtan olabileceği tartışmaları vardır. 1911’den sonra emir bağımsız tavırlar sergilemeye başladı. İstanbul, Şerif Hüseyin’in yerine başka bir emir atamak istemiş fakat Mahmut Şevket Paşa bu duruma karşı çıkmıştı. Karşı çıkmasının sebebi ise İtalya ile süren savaşta bölgedeki dengeleri bozmak istememişti.

Şerif Hüseyin, seçimlerde oğlu Faysal’ı Cidde’den, Abdullah’ı da Mekke’den mebus seçtirdi. Siyasi kargaşa ve bölgedeki seçimlere katılımdaki isteksizliği emir kendi lehine kullanabilmiş ve otoritesini sağlamlaştırmıştı. 1912’de Abdullah, Mısır’a gitti ve ilk kez İngilizlerle görüştü. Bu görüşme, 1916’da başlayan İngiltere ve Şerif Hüseyin ittifakının da tohumlarını atıyordu. Şerif Hüseyin, hactan sağladığı geliri yükseltmek için bir dizi düzenlemeye gitti. Hintli hacılar üzerindeki İngiliz denetimini de zayıflatmak istiyordu. Cidde’nin su ihtiyacını karşılayan su pompasının denetimini eline geçirmek için harekete geçti. Emirin eline geçecek su denetimi bölgede inisiyatif almasını sağlayacaktı. İngiliz Konsolosuna göre bu durum bölgedeki 30.000 İngiliz uyruklu hacının hayatını tehlikeye sokabilirdi. İngiltere de hacılarının gitmemesini söyleyerek emirin gelir kaybına uğraması yönünde politika izledi. 1913’te İTC iktidara gelip merkezileşme yönünde politikalar uygulamaya başlayınca Şerif Hüseyin’in kurduğu otorite tekrar sarsılmaya başlamıştı. Balkanların kaybedilmesinin ardından hükümet, İslamcılığa yönelerek imparatorluk halklarını bir arada tutmak istiyordu. Bu tutum da şerifle hükümetin arasını açıyordu. İslam’ın hükümetçe siyasi olarak kullanılması şerifin gölgede kalmasına neden oluyor ve itibarını zedeliyordu. Şerif de laikleşme hamleleri ve reformların batıdan geldiğini söyleyerek hükümeti din karşıtı olarak lanse edip hükümeti Arabistan’da itibarsızlaştırma yoluna gitmişti. İstanbul ile şerifin arasının açılmasıyla şerifin azledilmesi gündemdeydi ve Şerif Abdullah, babasının azledilmesine karşı İngiltere’nin yardımını almak için girişimler yapıyordu. Savaşa doğru bölgede merkeziyetçilik ve adem-i merkeziyet çatışmaları sürüyordu.

Savaş Yılları (1914-1918)

İTC, 1913’te darbe ile iktidara gelince seçime hazırlandı. Karşısında güçlü örgütlenmiş bir muhalefet yoktu ve böylece muhaliflerin örgütlenmesine fırsat vermeden seçimlere girip kazanabilirdi. Balkanların kaybedilmesinin ardından mecliste Arap mebus sayısı artmıştı ve İTC de liberal Arap mebusları kendi safına çekmek için onlarla uzlaşma yolunu seçmişti. 1912’den 1914’e Arap mebus oranı %24’ten %32’ye çıkmıştı. Fakat Trablusgarp’ın kaybedilmesiyle 10 Arap mebus eksilmiş ve yeni oran %30 olmuştu. Arap mebusların sayısındaki artış önemlerini de artıyordu. İTC, imtiyazlar vermeye başlamış ve Arap mebusları böylece kendi safına çekme yoluna gitmişti. On Arap vilayetinde yerelden vali seçimi kabul edilmiş, Talat Paşa, Paris’teki Arap Kongre üyeleriyle görüşmüştü. İTC, değiştirdiği siyaset ile Araplara yakınlaşmış ve onların sadakatini tekrar sağlamayı ummuştu. El Cemiyyetil Arabbiyeti-l Fetat (Genç Araplar Cemiyeti) ve El-Ahd (Anlaşma) gibi gizli örgütler ihtilalci görüşler çatısı altında birleşmişlerdi. Ayrılıkçı eğilimleri vardı. İstanbul’da kamuda görevli beş yüz Arap, bu gizli cemiyetlere üyeydi. Cemiyetlerin Bağdat ve Musul’da da şubeleri vardı. Enver Paşa, kabineye Harbiye Nazırı olarak girince İTC, muhalefete saldırısını şiddetlendirdi. Ordudaki tasfiye sayısı bir anda arttı. Üç yüz subay emekli edilirken Şam’da da doksan subay tasfiye edildi. Muhalefeti sindirmeye yönelik politikalar sertleşmişti. Arap yanlısı yayın yapan basın da parasal yardımla hükümet lehine yazılar yazması yönünde telkin edildi. Basra’da Seyyid Talib güçlü bir isim olarak bölgede ağırlığını korumaktaydı. Yerel eşraf üzerinde nüfuz sahibiyken 1914’te da seçilmişti. Reforma karşı güçlü bir muhalifti ve Arap subaylarla yakın ilişkiler kurmuştu. Enver Paşa’nın bölgede gerçekleştirdiği askeri reformlar sonucu Talib’le ilişkili subaylar da emekliye ayrılınca ordudaki desteği bir anda bitmişti. Fakat kişisel yollarla çıkarları için mücadele etmeye devam edecekti. Talib, başlangıçta “Arap âdem-i merkeziyetçiliği davası”na destek için İngiltere’ye yanaşmıştı. İngiliz Dışişleri ise Talib’e destek vermemişti. Bunun üzerine Talib yazılı deklarasyonla İstanbul ile olan ayrılıkların giderildiğini ilan etmiş ve Osmanlı birliğini yükseltmek için çalışacağına ant içmişti. Enver Paşa’nın ordudaki tasfiyesi ve reform hareketleri İTC’nin otoritesini sağlamlaştırmıştı. Arap ayrılıkçı hareketleri özellikle Basra’da sindirildi. Irak’da merkezi otorite Talib’in de yardımıyla sağlamlaşmış fakat Talip tam anlamıyla İstanbul’a boyun eğmemişti.

Hükümet, İbn Suud’un İngiltere ile yakınlaştığından şüphelenmişti. Bu ihtimale karşı bölgede diğer bir güç olan İbn Reşid’e yardım ederek Suudilerin karşısına güçlü bir aile çıkarmak ve bölgede dengeyi korumak istedi. Suudileri sindirmekten çok yanına da çekmek istiyordu. Olası bir savaşta Osmanlı’nın, Suudilerin bölgedeki asker desteğine ihtiyacı vardı.  

Savaşın Arifesinde Hicaz

1914’te hükümet Vehib Paşa’yı Hicaz’a vali tayin etti. Sadece idari yönetim amiri olarak değil bölgedeki askerlerin de kumandanı olarak geniş yetkiyle donatılmıştı. İTC, Vehib Paşa ile bölgede otorite kurmaya çalışırken Şerif Hüseyin’e de değer veriyor onu da yanına çekmek istiyordu. 1912’de Arap halifeliği söylemleri çıkmaya başlamıştı.1914’te bu söylenti iyice arttı. Söylentiler, el-Cemiyyetü-l Arabbiye’nin faaliyetleriyle ilişkiliydi. Dini karışıklıklar ortaya çıkmaya başlarken Basra’ya Almanların demiryolu ile girmesi İngiltere’yi tedirgin etmiş ve bölgenin önemi artmaya başlamıştı. İngiltere, Arap şeyhlerini yanına çekmeye çalışıyordu. Kuveyt, Katar, Bahreyn’de nüfuzunu genişletmek için Osmanlı’ya 1913’ten itibaren siyasi baskı da uygulamaya başlamıştı.

Karışıklıklara rağmen Suriye ve Basra’da otorite sağlayan Hükümet, Vehib Paşa ile Hicaz’da da otorite sağlamayı düşünmüştü. Şerif Hüseyin, Vehib Paşa’nın gücünün gölgesinde kalmamak için yerel eşraftan kabileleri kışkırtarak direnişe sevk etmiş ve gücünü merkezi yönetime göstermek istemişti. Vehip Paşa, şerifin özel bedevi muhafızlarına hükümetçe verilen silahlara el koymuş, Hicaz’ın posta haberleşmesine de sansür getirmişti. Şerif Hüseyin, Vehib Paşa aleyhine hükümete yazılar yazdıysa da Talat Paşa’dan gelen cevaplardan tatmin olmadı. Hükümet, Vehib Paşa’dan yana tavır alıyordu. Şerif Hüseyin, hükümetle arasındaki dengeleri korumaya çalışırken oğlunu da Mısır’a, İngiltere ile görüşmek üzere göndermişti. Vehib Paşa ile Şerif Hüseyin anlaşmıyor ve idari yönetim çatışması yaşanıyordu. Vehib Paşa, şerifin haksızlıklar, kayırmalar, keyfi kararlar aldığını merkeze iletmişti. Vergi toplamada Osmanlı askerini kullanarak halkın gözünde askeri düşman gibi gösterme niyeti taşıdığını da belirtmişti. Buna çözüm olarak şerifin vergiyi ya asker yoluyla toplamamasını ya da askerlerin üniformasız vergi toplamasını önermişse de ilgi gösterilmemişti. Vehib Paşa’ya göre; Kızıldeniz’den bir düşman gelse şerif, onunla hareket edecekti. Hükümet sürekli iki tarafın uzlaşmasını öneriyordu. Vehib Paşa oyalandığının farkındaydı ve İstanbul’dan ya şerifin ya da kendisinin görevden alınmasını istedi.

Arap Vilayetleri ve Savaşın İlk Yılları

İTC, İngiltere ve Fransa’ya yakınlaştıysa da olumlu bir yanıt alamadı. Sonunda Almanya ile müttefik olmak zorunda kaldı. Almanya ile yaptığı ittifak anlaşmasından kısa bir süre sonra savaşa girecekti. İngiltere, Şerif Abdullah’ı babasına göndererek İngiltere’yi savaşta destekleyip desteklemeyeceğini öğrenmek istiyordu. Bu arada Lamerkeziyye hizbi hükümete karşı isyana etmeye karar vermiş ve İngiltere ile Fransa’nın askeri desteğini istemişti. Hizib, savaşla birlikte 20.000 tüfek, denizden koruma için üç savaş gemisi ve harekatı yönetmek için Fransa’dan subay temini sözleri almıştı. Bazı ileri gelen şeyhler de isyan başlatmak için İngiltere’den parasal destek almıştı.

Kasım’da Rusya Osmanlı’ya savaş ilan edince İngiltere de Kızıldeniz’in kuzeyi ve Basra Körfezindeki Osmanlı kuvvetlerine saldırıya geçerek iki koldan saldırmaya başlamıştı. İngiltere, bölgede kalıcı bir düzenlemeden çok Osmanlı’nın askeri gücünü zayıflatmak istiyordu. Hidivlerin rolünü ise sınırlama niyetindeydi. Lamerkezziye’nin de umutları boşa çıkmış ve söz verilen yardımlar gelmemişti. İngiltere, Suriye’de destek bulup bulamayacağı konusunda da kararsızdı. Kahire’deki İngiliz yetkililere göre Şerif Hüseyin, Panislamizm çizgisindeki kaderini Osmanlı’ya bağlamıştı. Hicaz’ın İngiltere’nin faaliyet alanı dışına bırakılması da gündeme gelmişti. Arabistan’da Aziz Ali de güçlü ve muhalif bir isimdi. Enver Paşa ile ters düştükten sonra İngiltere’ye yanaşan Aziz Ali, Çerkez kökenli, kültürel bağla Arap yanlısı bir Osmanlıcıydı. Federal Türk-Arap devleti istiyordu. 1914’te Kahire’de federal devlet fikrini İngiliz yetkililere açtı fakat fikir başta rağbet görmedi. İngilizler, Aziz Ali’nin nüfuzundan da şüpheliydi ve piyon olarak kullanılmayacağı da düşünülüyordu. Basra’da Seyyid Talib, Almanya ile Osmanlı’nın yakınlaşması üzerine İngiltere’ye yanaştı. Talib’in niyeti emir olmaktı. Fakat İngilizler bölgeyi Talib’e gerek kalmadan işgal edince Talib’in emirlik düşüncesi de dikkate alınmadı.

İTC, bölgedeki otoritesini korumak ve İngiltere’ye karşı hareket etmek için üç önlem aldı. İlk olarak cihat çağrısında bulunuldu. Cihat ile imparatorluk dışındaki Müslümanları kışkırtmaktan çok Arabistan bölgesindeki kabileleri yanına çekmek isteyen hükümet bunda kısmen başarılı olmuştu. İkinci önlem olarak İTC’nin güçlü isimlerinden Cemal Paşa’nın bölgede görevlendirilmesi oldu. Suriye Valisi ve 4. Ordu Kumandanı olarak atanan Cemal Paşa, Bahriye Nazırlığı görevine de devam etti. Üçüncü önlen de İslam’ı kullanarak dini propaganda yapmaktı. İngiliz saldırısına karşılık olarak halkı İslam ile birleştirme ve devlete bağlı tutma fikri üzerine çalışılmış fakat İngiltere de karşı propaganda faaliyetlerinde bulunmuştu. Halifenin bir Hristiyan devlet olan Almanya ile müttefik yaptığını söyleyerek halkın Osmanlı’ya destek vermemesi için bölgede propaganda yapmıştır. Şerif Hüseyin, cihat çağrısını oyalıyor ve katılım göstermiyordu. Hükümete de düşman gözükmeden geciktiriyordu. Bu arada Kızıldeniz kıyıları saldırılara açıktı ve yeterli istihkam yapılmadığından savunmaya da uygun değildi. Şerif Hüseyin, bu durumu bildiğinden kendince zaman kazanıyor ve İngiltere’nin işbirliği baskılarına cevap olarak Türklerden kopmak için bahane aradığını söylüyordu. Cemal Paşa’nın Süveyş’e saldırı hazırlığı başlayınca Şerif Hüseyin de destek vereceğini söylemiş fakat destek göndermemişti. Vehib Paşa’nın kuvvetlerinin Cemal Paşa kuvvetlerine intikal etmesi sırasında Şerif Hüseyin’in oğlu sözde Vehib Paşa ile hükümet arasında şerif aleyhine gizli yazışmaların olduğu bir çanta bulmuştu. Yazışmalarda şerifin otoritesini yıkmak için çalışmalar yapılmasından bahsedildiği söyleniyordu. Şerif Hüseyin, yazışmaların doğruluğunu tespit etmesi için oğlu Faysal’ı başkente göndermişti. Fakat asıl amacı Suriye’deki Arap milliyetçilerle görüşme sağlanmasıydı. Osmanlı, Sina’da yenildi. Nisan 1915’te imzalanan İstanbul Antlaşması ile Rusya, İngiltere ve Fransa, Arabistan’da bağımsız bir Arap Yönetimi oluşturmayı düşünüyordu. Bu antlaşma, İngiltere Yüksek Komiseri Sir Macmahon ve Şerif Hüseyin’in 1915-1916 gizli yazışmalarının da temelini oluşturmuştu. Görüşmeler, ittifakla sonuçlanacaktı.

Şerif Hüseyin – İstanbul Yazışmaları

Çağdaş Ortadoğu tarihini anlatırken üç anlaşma önemli bir yer tutmaktadır. İlk olarak Şerif Hüseyin ile Mcmahon arasın bağımsız bir Arap varlığı taahhüt eden anlaşma, ikinci olarak 1916 Mayıs ayında imzalanan ve Şerif-Mcmahon anlaşmasını bozarak Fransa-İngiltere arasında bölgeyi paylaştıran Sykes-Picot Antlaşması ve 1917 Kasım’ında hazırlanan, Yahudilere Filistin’de yurt vaat eden Arap-Siyonist çatışmasının tohumlarını atan Belfour Deklarasyonu. Bu anlaşmaları ele alıp tarih yorumlarken Osmanlı’nın bu dönemki bölgeyle olan ilişkileri göz ardı edilir. Cemal Paşa, 1915’te Süveyş’e ilerlerken Gelibolu’da da çatışmalar başlamış ve meclis dağıtılmıştı. Vehib Paşa, 3. Ordu Kumandanı olarak Doğu Cephesine atanmıştı. Cemal Paşa, Vehip Paşa’nın yerine gelecek valinin de onun kadar güçlü ve otoriter olmasını istiyordu. Vehib Paşa, kuvvetleriyle birlikte bölgeden ayrılınca Şerif Hüseyin de İngiliz etkisine açık bir konumda kalmış oldu. Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal, Suriye dönüşü Cemal Paşa ile görüşerek ailesinin bağlılıklarını bildirdi. İngiltere’ye karşı girişilen harekâtta da askeri destekte bulunacağının taahhüdünü verdi. Babası da hem Cemal Paşa’ya hem de hükümete benzer sözler vermişti. Faysal, askeri yardımın gerçekleşmesi için silah ve paranın gerekli olduğunu da bildirdi. Bu sıralarda da şerif, Mcmahon ile yazışmaya başlamıştı. Enver Paşa, Faysal ve Şerif Hüseyin’in sözlerinden memnuniyet duymuş ve istedikleri yardımların gönderileceğini bildirmişti.

Cemal Paşa ve Suriye

Cemal Paşa, tam yetki ile Suriye’nin kontrolünü ele almıştı. Çıkarılan bir yasa ile kendisini olağanüstü hal yetkileri verildi. 1915’teki Süveyş Kanalı yenilgisinden sonra yönetimde gaddarlığı artmaya başladı. Ordunun iaşesi için gıda maddelerine el koyması yöredeki fiyatların da artmasına neden olmuş ve kıtlık baş göstermişti. Doğal afetlerin de eklenmesiyle halk, Cemal Paşa yönetiminden dolayı hükümetten hoşlanmamaya başlamıştı. Kimilerine göre Cemal Paşa, yenilginin intikamını alıyordu. Terör yönetimini andıran bir yönetim biçimi sergilenmişti. İngiltere ve Fransa konsoloslukları basılmış ve evraklara el konmuştu. Belgelere istinaden isyanla ilişkili olup da sadece yazı kaleme almış olanlar veya dilekçe yazanlar dahi asılmıştı. Eşraftan da asılanlar vardı. 5.000 aile sürgüne gönderildi. İdamlar iyice arttı. Türkçe kullanımının yaygınlaşması için Cemal Paşa baskıyı artırmıştı. Kamu ve okullarda kullanımı zorunlu tutuldu. Enver Paşa ile Medine’yi ziyaret etmesi Cemal Paşa’nın bölgedeki konumunu ve Araplar üzerindeki otoritesine de olumlu katkı yaptı. İdamların halka açık gerçekleşmesi, Araplara verilen tavizlerin geri alınacağının göstergesi niteliğindeydi. Cemal Paşa, uyguladığı baskıcı yönetimle halkı isyana sürüklüyordu. Suriye’deki Cemal Paşa’nın baskısı ve tavizlerin geri alınacağı beklentisi, Hicaz’da isyanı tetikleyecekti.

Arap İsyanı ve İstanbul’un Tepkisi

1916 Haziran ayında Şerif Hüseyin ve oğulları ayaklanarak Mekke’deki Osmanlı mevzilerine saldırdı. Hüseyin, isyanını meşrulaştırmak için kendisini öven, yaptıkları başarıları sıralayan ve hükümeti hıristiyanlarla birlik olmak, Araplara zulmetmek gibi eylemlerle suçlayan bildiri yayınladı. Bildiride laikleşme, padişahın yetkilerinin kısılması konuları da gündeme getirilerek yerel halkın gözünün boyanması ve desteğinin sağlanması amaçlanmıştı.

Şerif Hüseyin, üst üste başarılar kazandı. Hükümet, askeri başarı sağlayamayınca propaganda faaliyetlerinde bulunarak şerifi karalama girişimlerine başladı. Yeni emir olarak Şerif Haydar seçildi ve Medine’de göreve başladı. Şerif Hüseyin’i ilk kınayan bildiriyi de burada yayınladı. Osmanlı, isyanı bastırmak için Almanya’dan gelen destek teklifini geri çevirmişti. Çünkü bölge halkınca Hristiyan ordularının yardım etmesi Osmanlı’nın dini imajını kötüler ve Şerif Hüseyin’in destekçileri çoğalabilirdi.

Şam’daki hükümet yetkililer ve yerel eşraftan Osmanlı’ya bağlı olan ulema, fetva ile emir hakkında görevden alma ve idam kararları çıkardı. Eylül sonuna doğru Suriye ve Filistin müftüleri de Şerif Hüseyin’e karşı çıkılması yönünde hükümet lehine tepki gösterdiler. Suriye’de, şerifi destekleyenler de vardı. Cemal Paşa’nın takındığı tavır, bölgedeki şerife sempatisi duyulmasına neden olmuştu. Şerif Hüseyin, başarılar kazandıkça Arap birliği ve bağımsızlığını vurgulamaya başladı. 1916 Kasım ayında kendisini Arap ülkelerinin kralı ilan etti. Fakat şerifin bu eylemine ilk karşı çıkan İngiltere oldu. İngiltere, Fransa ile anlaşması gereği bölgede ayrılıkçı fikirler istemiyor ve Fransa’nın desteğini çekmesinden endişeleniyordu. Cemal Paşa, Arap liderleri astırınca ordudaki Arap asıllı subaylar radikalleşmeye başlamıştı. Bazı subaylar daha da ileri giderek Şerif Hüseyin’in safına geçti. Aziz Ali de başta Şerif Hüseyin’in safına geçtiyse de Medine’deki Osmanlı mevzilerine saldırmasından sonra emirin yanında durmaktan vazgeçti. İTC içindeki İngiliz yanlısı adem-i merkeziyetçiler Şerif Hüseyin’den yana tavır aldı. Şerif zafer kazandıkça kuzeyde daha çok destekçisi oluyordu. Suriye’de kıtlık baş göstermeye başlamıştı. Üretim yeterli değildi. Ordunun bölgedeki varlığı Cemal Paşa’nın ihtiyaçlar için baskısına da neden oluyordu. Nakliye de başlı başına bir sorun olmuştu. Gıdanın taşınması yeterli olmuyor, demiryoluna bedevilerce saldırılar gerçekleşiyordu. Yakacak kömür de yeterli düzeyde değildi. Bu gibi olumsuzluklara rağmen Cemal Paşa, sokakları caddeleri genişletme çalışmaları yapıyordu. Benzer durumu Bağdat’ta da yapmıştı. Halkın gözünde yolların caddelerin genişletilme ve düzenleme çalışmaları gereksizdi ve öncelikli alanlara yatırım yapılması gerekiyordu. 1917’de Talat Paşa, halkı kaybetmemek için uzlaşmacı bir tutum sergiledi. Cemal Paşa da istifa ederek İstanbul’a döndü ve nazırlık görevine devam etti.

Savaş, Siyaset, İdeoloji

1917’de kabine değişmiş ve İTC gücünün zirvesine ulaşmıştı. Yeni kabinede sadrazam Talat Paşa olmuştu. Önçeki Sadrazam Said Halim Paşa, Hıdiv sülalesindendi fakat Şerif Hüseyin’in gücünün artmasıyla nüfuzu da azalmıştı. Talat Paşa’ya göre Said Halim Paşa’nın göreve getirilmesi, Arapların gözünde uzlaşmacı bir tavır sergilemek içindi fakat bu sağlanamadı. Talat Paşa, kabinede uzlaşmacı, ılımlı bir tavır sergiliyordu. Halil, Enver ve Mithad Şükrü Alman taraftarıyken Cavid, Ahmed, Nesimi ve Talat, ılımlı kalmışlardı. Talat Paşa, Cemal ve Enver Paşalar kadar güçlü siyasi kişilik profili çizmese de onların da gölgesinde kalmamıştı. Savaş sürerken Rusya’da yaşanan iç karışıklıkla Rusya savaştan çekilmişti. Bu durum kabineye umut vermişti. Şerif Hüseyin de kuzeye doğru ilerlemesini sürdürmekteydi. Oğlu Faysal, Suriye’deki 7. Ordu’yu kumanda eden Mustafa Kemal ile görüşmek üzere girişimlerde bulunmuştu.

İmparatorluğun Sonu ve Türk-Arap İlişkileri

Şam ve Suriye İngiliz-Arap kuvvetlerince 1918 Ekim ayında işgal edildi. Arından imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşmasıyla Osmanlı teslim oldu ve bölgedeki hakimiyet kaybedildi. Osmanlı’nın bölgeden çekilmesiyle İngiltere-Fransa-Araplar arasındaki toprak anlaşmazlığı da gün yüzüne çıkmıştı.

8 Ekim’de Talat Paşa hükümeti istifa etti. Ahmet İzzet Paşa yeni sadrazam oldu ve Arap vilayetleri sorununun milli irade ile çözüleceğinin sözünü verdi. Özerklik verilmesi de gündeme geldi ve Arap mebuslarca bu fikir destek gördü. Osmanlı birliğinden yana olan mebuslar, dini bağlara da dikkat çekmişlerdi. Şekib Arslan da Osmanlı hanedanı altında siyasi birlik olmasını isterken Wilson İlkeleri doğrultusunda geniş özerklik yetkilerinin de olmasını arzuluyorlardı.

1919’da Mustafa Kemal’in Anadolu’yu kurtarma girişimi başlamıştı. Filistin’deki Araplar, Türk mandası tarafından yönetilmek istediklerine dair bildiri yayınladılar. Halep ve Şam da Kemalistlerden yardım istemekteydi. Halep ve Şam’daki Kemalist destek beklentisi, İngiltere’den bölgeden çekilip Fransa’nın yerleşeceği endişesiydi. Filistinli Araplar da Siyonist devlet ihtimalinin doğmasıyla Türklerden yardım istemişlerdi. Filistin Meclisleri Yüksek Komiseri, Kudüs’teki Amerikan temsilcisine şunları yazmıştı: “… Eğer Türkiye’ye karşı baş kaldırdıysak, bu sadece haklarımızı öne sürme içindi ve ittifakımızın ülkemizi böleceğini ve ardından da sömürgeleştireceğini önceden görebilseydik, Türklere karşı husumetimizi ilan etmezdik.” Anadolu’daki direniş, Türk milliyetçiliği ideolojisi etrafında şekillenmemişti. 1921’de Misak-i Milli TBMM tarafından kabul edilmişti. Misak-i Milli’nin ilk maddesi, Osmanlı toprakları üzerinde işgal edilmiş Arap halklarının kendi kaderlerini tayin hakkı olduğuna değiniyordu. Direnişin bir Türk yurdu olarak daratılmaması da Araplar için direniş konusunda yardıma açık kapı olarak algılanmıştı. Suriye’ye Fransa’nın yerleşmesi Türklerle duyulan ihtiyacı daha da artırdıysa da Anadolu’daki direnişçiler, Arap coğrafyasıyla ilgilenmemişlerdi. İmparatorluğun son yıllarında artık çok uluslu bir imparatorluğu ayakta tutma girişiminin gereksiz bir girişim olduğu da anlaşılmıştı.

13 Nisan 2024 Cumartesi

Kitap Okumanın Faydaları

Kitap Okumanın Faydaları Günümüzde teknolojinin gelişmesi görsel iletişim araçlarını çeşitlendirmiş ve bilgiye olan erişimi hızlandırmıştır. İnsanların hepsi olmasa da büyük bir kısmı sosyal medya platformlarında 2-3 satırlık bilgiyi doğru kabul edip kendilerine yeterli görmeyi tercih etmeye başladılar. Oysa insanlık tarihinin gelişiminde kitabın etkisi yadsınamaz. Kültür aktarımında dahi kitap rehber niteliğini korumuştur. İnsanlar öncelik sırasına göre kitapları geriye atarak vakit kazandıkları yanılgısına düşmektedirler. Nesil yetiştiren okullarımızda da sınav kaygısından dolayı kitap okumak çoğunlukla göz ardı edilmektedir. Hal böyleyken rol model yoksa gençler de kitaptan uzaklaşmaktadırlar. Her şeye rağmen kitapların faydaları yadsınamaz. Kitaplar, insanoğlunun bilgi, deneyim ve kültürü aktarma yöntemlerinden en etkililerinden biri olarak tarihte yerini almıştır. Kitap okumanın birçok faydası vardır; hem bireysel gelişimimize katkı sağlar hem de yaşam kalitemizi artırır. Bilişsel Gelişim Öncelikle, kitap okuma bilişsel yeteneklerimizin gelişmesine büyük katkı sağlar. Okuma alışkanlığı, kelime dağarcığımızın genişlemesine yardımcı olur ve dil becerilerimizin yanı sıra düşünme kapasitemizin de gelişmesini sağlar. Farklı yazarların perspektiflerini, düşünce tarzlarını ve yaşam deneyimlerini keşfederken, analitik düşünme ve problem çözme becerilerimizi de güçlendiririz. Stres Yönetimi Ayrıca, kitap okuma stresi azaltmada etkili bir yöntemdir. Kitaplar, bizi farklı hikayeler ve dünyalarla buluşturarak günlük yaşamın getirdiği stres ve endişeden uzaklaşmamıza yardımcı olur. Okumanın bu rahatlatıcı etkisi, zihinsel dinlenme ve yenilenme sağlar. Empati ve İletişim Empati kurma yeteneğimizi geliştirmede de kitap okumanın büyük bir rolü vardır. Farklı karakterlerin hayatları, duyguları ve deneyimleri hakkında okurken, onlarla bağlantı kurma ve onların perspektifinden düşünme fırsatı buluruz. Bu, sosyal ilişkilerimizi güçlendirir, empati duygumuzu geliştirir ve iletişim becerilerimizi artırır. Yaşam Boyu Öğrenme Kitap okuma yaşam boyu öğrenme alışkanlığını teşvik eder. Okuma, yeni konular hakkında bilgi edinmemizi, farklı kültürler, düşünce tarzları ve perspektifler hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlar. Bu, bireyin sürekli gelişimini ve öğrenme arzusunu destekler. Kültürel Zenginlik ve Geniş Perspektif Kitaplar, farklı kültürleri, tarihleri ve toplumları keşfetmemize olanak tanır. Farklı yazarların eserleri sayesinde, dünyayı farklı gözlerle görmeyi öğreniriz. Bu, kültürel zenginlik kazanmamıza, hoşgörülü ve açık fikirli bireyler olmamıza yardımcı olur. Bireysel Gelişim ve Kendini Tanıma Kitaplar, bireysel gelişimimizde ve kendimizi tanımamızda kritik bir rol oynar. İyi bir kitap, bireyin duygusal ve zihinsel dünyasını derinlemesine keşfetmesine olanak tanır. Karakterlerin ve olayların üzerinden kendi duygularımızı, düşüncelerimizi ve inançlarımızı sorgulama fırsatı buluruz. Motivasyon ve İlham Kitaplar, bizi motive eder ve ilham verir. Başarı hikayeleri, kişisel gelişim kitapları ve ilham verici romanlar, hedeflerimize ulaşma konusunda bize ilham kaynağı olabilir. Okuma, yeni fikirler keşfetmemize, vizyonumuzu genişletmemize ve hayallerimize doğru adım atmamıza yardımcı olur. Sonuç Kitap okumanın bireysel gelişim, stres yönetimi, empati, yaşam boyu öğrenme, kültürel zenginlik, bireysel gelişim ve motivasyon gibi birçok faydası vardır. Kitap okuma alışkanlığını yaşam tarzının bir parçası haline getirmek, hem zihinsel hem de duygusal olarak daha zengin bir yaşam sürmemize yardımcı olacaktır.

4 Şubat 2024 Pazar

Milli Mücadele Döneminde Ankara - Fransa İlişkileri

Bu çalışmada; tarihe genel bir perspektif çizmekten öte konu özelinde çıkarım yapılmıştır. Konu ve terimleri anlayabilmek adına döneme dair bazı okumalar yapmakta fayda var.

---

Atatürk and Fransız elçi Bouillon
1868’da Süveyş Kanalı’nın Fransa tarafından açılmasıyla Akdeniz eski önemine kavuştu. İngiltere de Hindistan sömürgeleri yoluna hakim Basra Körfezinde nüfuz edinmeye çalışıyordu. Berlin Antlaşmasına kadar İngiltere, Osmanlı’nın toprak bütünlüğü politikasını savunmuş ve bu sayede Kafkaslar ve Ege tarafından olası Rus saldırısına karşı Osmanlı gibi bir devleti tampon olarak görmüştü. Fakat 1878 Berlin Antlaşmasıyla Osmanlı-İngiltere arasında imzalanan memorandum ile Osmanlı, İngiltere’ye olası Rus saldırısında kendisine destek olması için Kıbrıs’ı vermiş ve İngiltere Malta ile Kıbrıs’ı ele alınca Osmanlı’nın tampon vazifesi görmesine gerek kalmadığını belirtmiştir. Öyle ki 1895’de İngiltere Başbakanı Salasbury, boğazlar önemsizdir diyerek Kıbrıs ve Malta’nın önemini vurgulamıştır.

28 Temmuz 1914’te 1. Dünya Savaşı başlar ve Osmanlı tek taraflı olarak kapütülasyonları kaldırdığını ilan eder. Bu duruma müttefik Almanya dahi karşı çıkacaktır.

18 Mart 1915’te Londra’da İngiltere, Fransa ve Rusya bölüşme planları yaparak Osmanlı’yı paylaşmaya dair antlaşma yaparlar. 1916’da da Sykes-Picot’un ilk hali hazırlanır. Bu gizli antlaşmayla Osmanlı’nın Mezopotamya, Basra ve Arabistan toprakları bölüşülmektedir. Daha sonra bu gizli antlaşma revize edilecektir.

1918 Eylül’ünde Bulgaristan’ın savaştan çekilmesiyle Osmanlı’nın müttefikleriyle olan kara bağlantısı kopar ve yalnız kalır. Uzun süren müzakere çabaları sonucu Kut’ta esir alınan bir İngiliz general vasıtasıyla görüşme talebi iletilir ve Mondros’ta mütareke görüşmeleri başlar. 30 Ekim 1918’de Mondros’ta Ateşkes imzalanarak savaş bitirilir.

1 Kasım 1918’de Musul’un boşaltılması İngilizlerce istenir ve 8 Kasım’da Musul işgal edilir. Ardından İngilizler İskenderun’u da işgal etmek ister. Bölgede konuşlu Yıldırım Ordular Grubu Kumandanı Mustafa Kemal ise antlaşmada limana asker çıkarmanın yer almadığını belirtmesi üzerine İstanbul’a; eğer İngilizler limana çıkmaya kalkarsa ateşle karşılık verileceğine dair telgraf çeker. İstanbul da karşılık vermemesini söyler. Kayıtsız kalamayacağını belirtmesi üzerine Mustafa Kemal görevden alınmasını talep ederek İstanbul’a döner. 7 Kasım’da da Harp Dairesince Yıldırım Orduları lağvedilir ve İngilizler limanı rahatça işgal eder.

13 Kasım’da Mustafa Kemal İstanbul’a Haydarpaşa’ya iner. Geldiğini bildirmek için karşıya geçmesi gerekir fakat İşgal donanmasının geçişi yüzünden boğaz trafiği yoğundur ve beklemek zorunda kalır. Burada meşhur sözü “ geldikleri gibi giderler”i söyler.

Bu arada Enver, Talat ve Cemal Paşalar ülkeyi terkeder.

1919

1919 Ocak ayında Paris Barış Konferansı toplanmaya başlar. Bu arada

1 Ocak’ta Antep

22 Şubat’ta Maraş

24 Mart’ta Urfa İngilizlerce işgal edilir.

1 Kasım’dan itibarense İngilizler, bölgeyi Fransızlara bırakır.

30 Nisan 1919’da Mustafa Kemal, Samsun ve yöresinde azınlıklara karşı kötü davranıldığı, işgal kuvvetlerine karşı direniş olduğu yönündeki söylentileri yerinde incelemek üzere 9. Ordu Müfettişi olarak görevlendirilir. 6 Mayıs’ta da yetkileri genişletilerek sivil ve askeri otoriteler üzerinde söz sahibi olması sağlanır. Bölgenin iki kolordusu kendisine bağlanmıştır. Mustafa Kemal İstanbul’dayken, Ali Fuat Paşa da Mustafa Kemal’in talimatıyla kolordusunu Konya’dan Ankara’ya çeker.

19 Mayıs’ta Mustafa Kemal Samsun’a iner. 8 Haziran’da Mustafa Kemal, Harbiye Nezareti’nce geri çağırılacaktır.

23 Temmuz-7 Ağustos tarihlerinde Erzurum Kongresi toplanır. Sivas Kongresi hazırlıkları yapılırken Sivas’ta jandarma birliğinde görevli Fransız Binbaşı Brunot, eğer Sivas’ta kongre toplanırsa şehrin işgal edileceğini vali Reşit Paşa’ya bildirir. Vali haberi Mustafa Kemal’a bildirir. Kazım Paşa da Sivas’ta kongre yapılması taraftarı değildir. Fakat Mustafa Kemal, Fransa’nın böyle bir şeye kalkışamayacağını, bunun blöf olduğunu, Fransa halkının savaşa karşı olduğunu bildirerek kongre yapılmasını kararlaştırır.

4-11 Eylül tarihlerinde Sivas Kongresi gerçekleşir.

20 Eylül 1919’da Padişah, genelge yayınlayarak Mustafa Kemal’in fikirlerine katılmadığını beyan ederek onu itibarsızlaştırmak istese de bu genelge padişahın itibarını zedeleyecektir.

1 Ekim 1919’da Damat Ferit Paşa istifa eder ve kabinesi dağılır. 2 Ekim’de Ali Rıza Paşa sadrazam olur ve kabineden Salih Paşa’yı Amasya’ya gönderir. Böylece İstanbul ilk defa resmi bir görevliyi Anadolu’ya göndererek direniş hareketini tanımış olur (20 Ekim 1919).

Paris Barış Konferansı

23 Mayıs 1919’da bir Fransız delege, Fransız Dışişlerine memorandum gönderir. Buna göre Fransa, Osmanlı için iki politikadan birini seçmelidir.

a-parçala

b-bütünlüğü koru

Parçalama politikası uygulanırsa Faysal, Yunanistan, Kürtler ve Ermeniler pay sahibi olarak demiryolları, madenler gibi imtiyazlara da ortak olabilir ve bu durum Fransa’nın mali çıkarlarını zedeleyebilir.

Osmanlı’nın bütünlüğü korunduğu takdirde azınlıklara hak verilmez, Fransa, imtiyazlarını güvence altına alarak güçsüz ama bütünlüğü olan Osmanlı üzerinde mali denetim gerçekleştirebilir. Paris Barış Konferansı sonrasında da Fransa, Osmanlı’nın bütünlüğü politikasını sürdürecek hatta sonrasında Ankara hükümetiyle de anlaşma yoluna gidecektir.

29 MAYIS 1919’DA İstanbul’da görevli Fransız Yüksek Komiser Defrence, bütünlüğü koruma politikasının milliyetçi Türklerce de kabul göreceğini söyleyerek bu politikayı desteklediğini beyan etmiştir.

21 Eylül 1919’da Le Temps Gazetesi; Türk milliyetçileri gittikçe güçlenmektedir. İster beğenin ister beğenmeyin bir Türk gücü var” yazısıyla Anadolu direnişinden haberdar olunduğunu belgelemektedir. Bu haber aslında Fransız kamuoyundaki Kemalist hareketin gücünü de göstermektedir.

1 Kasım 1919 tarihli Fransa Kara Kuvvetleri raporuna göre; Mustafa Kemal’in gücü, İstanbul’un güçsüzlüğünden kaynaklanmaktadır. Arkasında millet ve ordu var. İTC de onu destekliyor. Kemal’in Kilikya’yı tehdit edecek gücü yok. İzmir’de en fazla 20000 çete var. 15 ve 13. Kolordular dışında harbe hazır ordusu da yok. Anadolu’da emrinde 16 tümen olsa da bunlardan 6’sı savaşa hazır.” Bu rapora göre Fransa, Mustafa Kemal’in büyük bir tehdit olacağını anlamıştır.

9 Aralık 1919’da Fransız irtibat şefi Yarbay Mougin” acele etmediğimiz takdirde doğuda durum daha kritik olabilir” demiştir.

İngiltere, Anadolu’da sevilmediğinin farkındadır. Askeri gücünün de azlığı onu İstanbul’da sıkışmak zorunda bırakmıştır. İngiliz Yüksek Komiseri Amiral John de Roberck; Damat Ferit’in Anadolu hareketini bastırma talebini de reddetmiştir ve İngiltere, bekleme politikası gütmektedir (13 Eylül 1919).

İngiltere Savunma Bakanlığı Ankara ile görüşme isterken, İngiltere Dışişleri Bakanlığı istememektedir. Böyle bir görüşmenin Mustafa Kemal’e itibar kazandırıp tanınırlığını artıracağını ayrıca müttefiklerden habersiz de görüşmenin doğru olmayacağını düşünmektedir.

10 Kasım 1919’da Bursa’da 56. Fırka komutanı olan Bekir Sami Bey’e Mustafa Kemal telgraf çekerek” Haksız yere güneyde işgale girişen ve Ermenileri başımıza musallat eden Fransa dostumuz olamaz, bugün dostumuz yoktur” demiş ve böylece mandacılık söylentilerini kesmek istemiştir.

7 Kasım 1919’da Afyon’da görevli Fransız Lebonne, Ermenilerin doğuda yaptıklarına istinaden fazla taviz verdiklerini itiraf ettiğine dair Fransa’ya telgraf çekerek durumu bildirmiştir.

7 Aralık 1919’ Sivas’ta, Fransa’nın Suriye ve Lübnan Yüksek Komiseri Picot Mustafa Kemal ile görüşmüş fakat anlaşma sağlanamamıştı. Yarı resmi olan bu görüşme, siyasi açıdan oldukça önem arz etmektedir. Zira ilk defa bir itilaf tarafından yüksek görevli, Ankara ile görüşerek direnişi tanımış oluyordu.

Picot’a göre Ankara ile anlaşma sağlanırsa Kilikya’daki askerler güneye çekilir ve Suriye’de Faysal’a karşı daha kuvvetli saldırı başlatılabilirdi.

İngilizler, Picot’un Sivas’a gittiğinden haberdardı. Kahire’de görevli Albay Meinertzhagen, Lord Curzon’a telgraf çekerek Picot’un Anadolu’ya gideceğini haber vermişti.

1920

10 Şubat 1920’de Fransız başbakan Millarand, Suriye’ye yeni atanan Yüksek Komiser Gouraund’dan Mustafa Kemal ile görüşmesini ister. Fakat İstanbul’dak Yüksek Komiser Defrance’ye göre böyle bir görüşme Mustafa Kemal’e önem ve hüviyet kazandırır. Ayrıca İngilizlerle de aralarının açılmasına sebep olabilir. Bu görüşü olumlu bulan Millarand, görüşme talebini geri çeker.

3 Mart 1920’de üçlü sözleşme imzalanır. 16 Mart 1920’de İstanbul tekrar işgal edilir. Anadolu dmeiryolu imtiyazını İngiltere alır. Bu durum Fransa’nın hoşuna gitmez. Fransa, İstanbul ve İngiltere’den koparak muhatap olarak Ankara’yı görmeye başlayacaktır. Fransa’ya göre, Yunan ordusu olmasa İngiltere, Türkiye’nin hamisi olamaz. Fransa’yı Ankara’ya yakınlaştıran bir diğer etken de Bolşevik tehdidiydi.

26 Nisan 1920’de Ankara, SSCB’ye nota göndererek tanınmasını ister. Çiçerin olumlu yanıt verir ve Bekir Sami Bey ve heyetini kabul eder. Görüşmeler, Ermenistan devleti kurulması madddesinde çıkmaza girer ve anlaşma sağlanamaz fakat 16 Mart 1919’de anlaşma sağlanacaktır zira Kazım Paşa komutasındaki ordumuz Ermenileri yenerek doğuda mutlak bir galibiyet elde ederek SSCB nezdinde elimizi kuvvetlendirmiştir.

Fransız görevli Lebonne’a göre SSCB, 30000 tüfek, 4 batarya, 20 Biplon, 4 tankı Ankara’ya göndermiştir.

14 Mayıs 1920’de Trabzon’daki Fransız konsolos Lepissier; Mustafa Kemal’in bütün Anadolu’ya hakim olduğunu telgrafla Paris’e bildirmiştir.

Fransız Başbakan Briand’a göre; Sevr’in Trakya maddesi mantıksızdır. Yunanistan’a Çatalca’ya kadar toprak vermek haksızlıktır. Ayrıca Fransa, İstanbulk’u da boşaltma taraftarıdır artık.

Fransa, işgali ekonomik çıkarlar için sonlandırmak istiyordu. Pamuğa ihtiyacı vardı. Yıllık 750000 balya pamuk talebi vardı. Anadolu ve Mezopotamya ise üretim için elverişliydi. Ve bir an önce savaş bitip bölgede ekonomi canlanmalıydı. 1920’de Kilikya’dan üretim alınamaması savaşın zararını ortaya koymuş ve en kısa sürede barış antlaşmasının yapılması için Fransız kabinesine de baskılar başlamıştı. Fransız şirketler, cemiyet kurarak Clemancau’ya muhtıra verdiler ve Duyunu Umumi’yedeki 2,5 milyar Fransız frankının zarar etmeden barışın yapılmasını istediler.

Gouraud; Lebonne ve ekibini Ankara’ya görüşmek üzere gönderir. 23 Mayıs 1920’de ateşkes imzalanır ve böylece İtilaf kanadında ilk kez bir devlet Ankara’yı tanır. Ankara için bu durum siyasi bir zaferdir. Fakat Fransa, Kilikya’da sonlandırdığını söyleyeceği ateşkesi Karadeniz’de bozacaktır. Ankara, ateşkes sonrası Adana’daki 11. Tümen’i Yunanla harp için batıya kaydırır. 8 Haziran’da Fransa, Zonguldak’ı işgal eder. Mustafa Kemal, ateşkesin bozulduğunu söyler ve Kilikya’da silahlı direniş tekrar başlar.

Bu arada Mısır ordusunda görevli Yarbay Hayri Bey, Mustafa Kemal’in adamıdır ve onun talimatıyla gizlice Paris’e gider. Jena Herbet ile görüşür. İleride Yüksek Komiser olarak atanacak Pelle de bu görüşmeyi olumlu karşılar. Mustafa Kemal’in Hayri Beyi gönderme amacı Fransa’yı Ankara’ya yakınlaştırmak ve Sevr’i parçalamaktadır. Görüşmeler meyvesini verir ve 3 Aralık 1920’de Fransa, Sevr’in Türkiye lehine revize edilmesini İngiltere ile görüşmelerde talep eder. Lloyd George ise Fransa’ya karşı çıkarak;” Neden asi bir generalle uzlaşalım” der.

Birinci İnönü zaferiyle (9-10 Ocak 1921) İtilaf devletleri Ankara’yı Londra’ya davet eder. Tevfik Paşa kararı Ankara’ya bildirir.

1 Mart 1921

Bekir Sami Bey, Misaki Milli’yi tanıtmak ve Ankara’nın propagandasını yapmak üzere kongreye gönderilir. Fakat inisiyatif alarak anlaşma yapan Bekir Sami Bey, Ankara’ya döndüğünde tepki alır ve görevden alınır.

Fransa Başbakanı Birand, Boullion’u Ankara’ya gönderir. Resmi sıfatı olmasa da bu görüşme ilerisi için temel teşkil edecektir.

Boullion, görüşme sonrası raporunda, İstanbul’un tamamen etkisiz olduğunu bildirir. Ankara’dan da haberleşmenin daha rahat ypaılması ve Paris’le irtibatın daha hızlı olması için Mersin ve Suriye’ye geçmeyi teklif eder. Mustafa Kemal ile daha sonra Batı cephesine geçecektir.

Sakarya Meydan zaferi sonrası Fransa, zor duruma düşmüş ve bir an önce antlaşma yapmaya uğraşmıştır.

10 Ağustos 1921’de Fransa, İngiltere, İtalya ve Japonya tarafsızlık ilan etmişti. Böylece ülkeler, taraflara silah satabilecekti.

19 Ekim 1921’de Bullion’a Ankara tarafından silah siparişi verilir. Gabriel de Laste adında Fransız iş adamı da 30000 tüfek satışı sağlar.

20 Ekim 1921’de Ankara Antlaşması Boullion ve Yusuf Kemal arasında imzalanır. Mustafa Kemal bu antlaşma sırasında hakem rolünü üstlenmiştir. Antlaşmayla

-Fransa-Ankara Hükümeti arasındaki savaş sona erecek.

-Kilikya’daki Türk ordusu kuzeye, Fransız ordusu da güneye çekilecektir.

-İskenderun özel bir yönetim olacak ve Türkçe tanınacaktır.

-Caber kalesi manevi mirasından ötürü Türk toprağı olacak kalacaktır.

Antlaşma sağlanmış ve TBMM-Fransa arasında ateşkes yapılmıştı. Ankara Ant. İle ilk kez batılı bir devlet TBMM’yi tanımış oluyordu. Fransa’nın bu antlaşmayı yapmasındaki en önemli etken, mali çıkarlarını güvenceye almaktı. Mevcut demiryolu yatırımları, maden imtiyazları ve Duyunu Umumiye ile dış borçlardaki sermaye ağırlığı, Fransa’nın önem verdiği konulardı ve savaş uzadıkça zarar etmekteydi. İngiltere ile de anlaşamaması ve Faysal konusunda Fransa’nın yanında yer almaması Fransa-İngiltere ilişkileri açısından olumsuzluk doğurmuştur.

16 Ocak 1922 resmi yazısına göre Fransızlar, Kilikya’nın boşaltılmasının ardından; 10000 haki renkli üniforma, 4000 tüfek, 2milyon fişek, 373 atı teslim etmişler ve ilerleyen süreçte de 10 Bregeut tipi uçağı, 10 yedek motoru, 10 hangar-çadırı, 10000 tüfeği, 2000 atı ve 10000 haki renkli üniformayı da vereceklerdir.