8 Kasım 2016 Salı

Malthus'u Günümüze Uyarlamak

Bolluk ve Yoksulluk
Malthus, nüfus teoremi ile ekonomide geniş yankı uyandırmıştır. 18-19.yy arası dönemlerde yaşamış İngiliz iktisatçı, din adamı, filozof ve siyaset adamıdır.  Biyografisinden çok öne sürdükleri ile anmak gerekir.

Ünlü "Nüfus Teoremi" ile yiyeceklerin aritmetik, nüfusun ise geometrik olarak artacağını öngörmektedir. Bu da uzun dönemde yoksulluğa, açlığa, hastalıklara ve ölümlere yol açabilir demiştir. Bu öne sürdüğü tez ile azalan verimleri yasasınına atıfta bulunmaktadır.  One sürdüğü bu tez, kendi dönemi dahil, sonraki dönemlerde de birçok bilim adamını etkilemiştir.  Bunlardan belki de en önemlisi Darwin olmuştur. "Evrim teorisi" ne ilham kaynağı olduğunu öne sürebiliriz.

Malthus un savunduğu tez sonraki dönemlerde çürütülmüştür. Ki İslam dininde herkesin rızkının olduğu söylenmiştir.  Kapitalist sistemde bitmeyen daha fazlasına sahip olma isteği zamanla bizi bu teze düşündürmeye itmektedir. Yeryüzünde belirli yerlerde görülen açlık sefalete karşılık, belirli yerlerde de kümelenmiş zenginlik refah ne yapıyoruz sorularını kendimize sordurtuyor.

Tabi ki bu nüfusun önüme geçmeye engel değil, asıl vurgulamak istediğim nokta farkında olmadan başkasının rızkını gaspetmemiz. İhtiyacımız kadarı almak varken daha fazlasına sahip olma içgüdüsü yüzünden dünyayı tüketiyoruz.  Yoksul coğrafyalar daha da yoksullaşırken bir de üstüne gelecek neslin ihtiyaçlarını tüketiyoruz.

Obezite diye bir hastalık belirdi. Sebebi ne peki düşündük mu hiç ? Ayakta kalacak kadar yemek varken, çorba, ana yemek, tatlı, sıcak soğuk meze derken neler tüketiyoruz?

Aslında Malthus kapitalist sistemi özetledi tarihte. Sisteme göre nüfus arttıkça yiyecek yetmeyecek.  GDO nasıl ortaya çıktı ? Aslında bu paragraflarda söylediklerimin hepsi birer tez konusu. Üzerinde ayrı ayrı durulması gereken konular. Klasik iktisatçıları doğru anlamalı, tarihe göz atmalı ve günümüzde buna göre temkinli hareket etmeliyiz.

7 Kasım 2016 Pazartesi

Ülkemizde Suriyeli Mültecilerin Genel Durumu ve AB Mülteci Politikası

Suriyeli mültecilerin ülkemizdeki genel durumları, sağlanan haklar, zorlukları ve Avrupa Birliği'nin mülteci politikaları
Suriyeli Mülteciler
2011 yılından beri Suriye'de iç savaş hakim. Bu süre zarfında çeşitli cepheler açıldı, bireysel silahlanma hat safhaya geldi, terör grupları ortaya çıktı ve yerel savaş bir anda bölgeseli de aşıp küresel bir boyut kazandı. Ortadoğu üzerinde kilometrelerce uzaktan kurulan politikaların sebebi aslında çok üstünde düşünülmesi gereken cinsten değil. Konu itibariyle değineceğim nokta bu savaşın mağdurları üzerine olacaktır.

Savaş başladığı andan itibaren yurtlarını terk eden vatandaşlar civar ülkelere sığınma girişimine girdi. Hükümetin politikaları ve ulusal stk destekleri ile sınır illerinde mülteciler için yerleşim yerleri kuruldu. Kayıt altına alınan 2015 verileriyle ülkemizdeki mülteci sayısı yaklaşık iki buçuk milyondur. Mülteci kamplarında kalanların sayısı ise 300.000 civarında sayılır. Rakamlara bakılacak olursa çoğunluk şehirlere dağılmış vaziyettedir. Mültecilerin en fazla bulunduğu ilk dört il ise şöyle ;

1-Şanlıurfa
2-Gaziantep
3-Hatay
4-İstanbul

Ülkemizde yaşayanlar bir yana Avrupa'ya kaçmak isteyenler de bir hayli fazla. 2014 yılında 58.000, 2015'de ise 150.000 mülteci yakalandı. Sadece Sahil Güvenlik Komutanlığı'nın Ege'de yakaladığı mülteci sayısı 92.000 dolaylarındadır. Akdeniz'de ise kaçarken hayatlarını kaybeden mülteci sayısı son 5 yılda 25.000 kişidir. 

Mültecilerden 2015 verileriyle yaklaşık 250.000 ikamet başvurusu alındı. Devletimiz, mülteciler için bir takım sosyal yardımlar gerçekleştirmiştir. Bunlardan belli başlılarını şöyle sıralayabiliriz.

1-"YİMER 157" ile yabancılar iletişim merkezi açılmıştır.
2-Sınır illerimizde mülteci kampları açılmış ve temel barınma ihtiyaçlarının karşılanması sağlanmıştır.
3-Çalışma izni ile istihdama katılmaları sağlanmıştır. Vatandaşlık almadan sadece çalışma izninin uygulanma koşulları ise şöyle ;
a-İşyerinde çalışan mülteci sayısı %10'u geçmeyecek.
b-İkamet ettiği yerde çalışabilecek.
4-Mültecilere 100 TL gıda yardımı yapılmaktadır. Bunun %20'yı Türkiye'nin, %80'i Dünya Gıda Fonu'na aittir. (Kaynak:http://www.multeci.org.tr/faliyet-detay.aspx?Id=31)

Halkımızın mültecilere bakışı ile ilgili yapılan bir anket verileri ise şöyle ;

%42- zulümden kaçan
%20- misafirimiz
%20- yük olan insanlar
%12- Müslüman kardeşimiz
%6- asalak-dilenci

AB'nin mülteci politikası hakkında şu bilgileri verebiliriz. Öncelikle AB'de 2015 verileriyle toplam mülteci sayısı 813.599 kişidir. 4 Mart 2016 Brüksel'de toplanan UNHCR (BM Mülteciler Yüksek Komiserliği), mültecilere 3 milyar euroluk özel fon sağlamıştır. Suriyeli çocukların eğitimi için 55 milyon euro bütçe ayrılmıştır. Fonla beraber 110.000 suriyeli çocuğun eğitime katılacağı öngörülmektedir. Toplamda ise 735.000 Suriyeli mülteciye gıda yardımı verilecektir. 

Biraz geriye dönersek, Mart 2015'de fon yetersizliği nedeniyle AB'nın yardımı kestiğini görebiliriz. Daha önceden AB tarafından 220.000 mülteciye gıda yardımı yapılmıştı. Fon yetersizliğinden bu sayı 154.000'e düşmüştü. Türkiye, 2011'den 2015'e kadar mülteciler için 4.5 milyar dolar harcadı. (GSYİH'mızın %1.5 kadarı).

Bu konu hakkında Ortadoğu devletlerini ele alacak olursa, üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirmediklerini görürüz. Savaşın alevlendiği 2012-2013 yılları arasında ülkemize 539.761, Irak'a 207.053, Ürdün'e 567.111, Mısır'a 130.720, Lübnan'a 842.482 mülteci sığınmıştır. 2022 Dünya Kupası etkinlikleri için Katar, NTV haberine göre 200 milyar doları gözden çıkardı. Fakat mülteci almadı. 2014 yılı Kış Olimpiyatlarında Rusya 50 milyar dolar harcama yapmıştı. Keyfi programlar için milyar dolar harcayan devletler iş sosyal sorumluluğa geldiğinde ne yazık ki susmayı ve görmemeyi tercih ediyor. 

Ülkemiz, Suriye İç Savaşı'nda üzerine düşen sorumluluğu fazlasıyla yerine getirmektedir. Mültecileri barındırmak bir yana, onların topluma adapte olmaları için öğretmen, arapça çağrı hizmeti, arapça broşür, ikametgah gibi haklar sunmaktadır. Avrupa Birliği, üzerine düşeni yapmalı ve dünyadaki "medeniyet" algısına yakışır hareket etmelidir. Bu sorun sadece bize mal edilemez. 

Kaynakça
http://www.buildexturkey.com/katar-dunya-kupasi-icin-17-milyar-dolar-harcayacak.html
http://www.ntv.com.tr/dunya/bir-kupaya-200-milyar-dolar,eZAgBbpgmU2If6DCHBLA9w

5 Kasım 2016 Cumartesi

15.yy Avrupa'nın Genel Durumu ve Rönesans Temelleri

Fatih'in İstanbul'u Osmanlı topraklarına katmasıyla artık dünyada yeni bir dönem başlıyordu. İstanbul'dan kaçan çoğunluğu Rum alimler İtalya'ya geçerek burada Rönesans hareketenin önderleri oldular.
Aslında 15.yy tarihine derinlemesine baktığımızda Helenistik çağa merakın arttığını görmekteyiz. Avrupa'da Roma-Cermen İmparatorluğu bir yana İtalya'da da krallıklar-dükalıklar ve şehir devletlerince Roma İmparatorluğu varisliği söz konusuydu. Çoğu İtalyan şehir devleti kendini Roma İmparatorluğu'nun mirasçısı saymaktaydı. Bir takım birleşme girişimleri gerçekleşmişse de başarılı olamamıştır. Fakat her zaman için denge siyasetinin korunduğunu söyleyebiliriz. 15.yy İtalya'sına baktığımızda siyasi birlikten uzak ve birbirlerine karşı mücadelede devletçikler görürüz. Bunlar ; Venedik, Milano, Ceneviz, Floransa ve Savoy Dükalıkları, Napoli Krallığı ve Papalık Devletidir. 

Osmanlı ile ticari ilişkilerinden dolayı Venedik olası haçlı seferlerine 18.yy'a kadar yanaşmamıştır. Ceneviz, Osmanlı-Bizans savaşlarında Osmanlı tarafına özellikle gemi yardımında sıkça bulunmuş ve ticari imtiyaz elde etmiştir. Akdeniz'de Venedik ve Ceneviz kuvvetleri etkin konumdaydı. Napoli Krallığı'nın akrabalık bağından mütevellit İspanya ile ilişkileri iyiydi. Papalık, katolik Fransa ile ilişkilerini iyi tutmaya çalışıyordu. 

15. ve 16. yy Avrupası siyasi yönden oldukça istikrarsızdı. İstanbul'un fethinden sonra sürekli papa tarafından haçlı seferi düzenleme girişimleri baş göstermiş fakat bunlar sadece toplantı düzeyinde kalmış ve Avrupalı devletler birlik olamadıklarında başlamadan bitmiştir.

Dönemin Portekizli denizcileri Ümit Burnu'nu aşarak Hindistan'a ulaşan ilk Avrupalılar olmuşlardır. Afrika'da Arabistan'da ve Hindistan'da bir takım girişimlerde bulunmuşlar ve buralarda hak iddaa etmeye başlamışlardır. Dönemin Mısır Valisi Portekizli korsanlarla padişah fermanıyla savaşmış, her ne kadar kayda değer başarı elde edememiş olsa da Arabistan'da önemli bir kıyı bölgesini alarak Portekizlileri izleme fırsatı yakalamışlardır.

İspanyollar'a baktığımızda Endülüslü müslümanlarla savaştıklarını görürüz. Engizisyonlar kurarak endülüslüleri zorla hristiyanlaştırmaya çalışıyorlardı. Bunun yanında Ünlü denizci Kristof Kolomb, İspanya'dan üç büyük kadırga almış ve Hindistan'a ulaşmak amacıyla yola çıkmıştır. Düşüncesi, batıya gittikçe Hindistan'a ulaşacağına inanmasıdır. İlk seferinde Karayiplere ulaşan Kolomb, buradan biraz ganimet ile geri döner. Daha sonrasında üç büyük sefer daha yapar ve Amerika (Güney-Latin) kıtasına ulaşır. Gemilerini önemli ziynet eşyaları ile dolduran Kolomb, sefer dönüşü İspanyollarca muhteşem bir törenle karşılaşır. Avrupanın yarımada ülkeleri artık sömürü yarışına başlamışlardır. İspanya için "Yenilmez Armada" ünvanının temelleri atılmaya başlamıştır. 

İtalya, Bizanslı alimlerin göçü sayesinde hızlı bir gelişme göstermiştir. İtalyan halklarında Latince'ye merak ve ilgi iyice artmış, kitaplar bu tipte özenle yazılmaya başlanmıştır. Yunan-Heretik dönem kitapları tercüme edilmeye başlanmıştır. İtalya'nın kuzeyinde özellikle Floransa'da Roma hukuku dersleri okutulmaya başlanmıştı. Rönesans'ın da çıkış noktası Floransa olacaktır. Geçmişin tozlu sayfaları temizlenmeye başlamış ve İtalyan sanatçılar Roma eserlerini Avrupa'nın dört bir yanında aramaya başlamışlardı. 

İtalya, o dönem baz alındığında Avrupa'da idari-mali ve sanayi alanında oldukça ileriydi. Kişisel temel hak ve hürriyetlerin bir kısmı İtalya halklarında mevcuttu. Zaten rönesansın burada başlamasının bir sebebi de bu yüzdendir. İtalyan sanatı, kilise ile bağlı kalmadı ve halka yayılmaya başladı. O dönemde Fransa'da gotik, Almanya'da flaman sanatı hakimken, İtalya'da barok sanatı oluşmaya ve gelişmeye başlamıştı. 

Feodal soylular artık güçlerini yitirmişlerdi. Yukarıda değindiğimiz gibi Antik dünya örnek alınmaya başlanmıştı. Lorenza Valla adlı rahibin eleştirisel hümanizm düşünsesi rönesansın kıvılcımı olmuştu. Papa'ya yönelttiği eleştiriler, sonraki dönemlerde ortaya çıkacak hümanistlere yol gösterici olacaktır.

Rönesans'ın Floransa'da başladığını söylemiştik. Floransa'yı yöneten Mediciler Ailesi, sanatkarlara değer veriyor ve sarayda ağırlıyordu. Avrupa'nın her yerinden sanatçıları şehrine davet ediyor ve çalışmalarını destekliyordu. Bu dönemde Michelangelo, Donatello, Rafael, Leonardo Da Vinci gibi önemli sanatkarlar eserlerini ortaya koymuşlardı. Michelangelo, Donatello ve Leonarda Floransa'ya hizmet etmişken, Rafael, papanın daveti üzerine Roma'ya gitmiş orada önemli eserlere imza atmıştır. Resim, heykeltraş ve mimaride bu dönemde büyük sıçramalar olmuş ve barok tarzı tüm Avrupa'ya yayılmaya başlamıştır. 

İtalya'da sağlanamayan siyasi birlik ve iç çekişmeler neticesinde Rönesans'ın getirdiği zenginlik ve refah zamanla diğer Avrupa devletlerine kaymış ve İtalya'nın ışığı sönmeye başlamıştı.