8 Ocak 2015 Perşembe

Dışa Bağımlılığımız Hakkında

2008 Mortgage Krizi’nin ülkemizi teğet geçtiği söyleniyordu. O zaman için ülkemizde tam oturmayan bu sektörün krizinden gelişmiş ülkelere nazaran pek etkilendiğimiz söylenemez. Uzun dönemde ise bu krizin etkilerini her alanda görmekteyiz.
Ekonomik büyümemizi sağlayan yatırımların büyük bir bölümünü dış kaynaklar oluşturmakta. Fed’in 2008’te %5’lik faiz oranını, krizden en az zararla çıkmak için düşürme politikalarını biliyoruz. O zamandan beri başlayan parasal genişleme ABD için tam anlamıyla faydalı oldu diyemeyiz. İşsizlik oranını azaltma çabaları tam anlamıyla işe yaramadı. Tahvil alımını azaltmasının sinyalleri verilince ülkemizin de içerisinde bulunduğu gelişmekte olan ülkeler bundan hayli zararlı çıkacak.  Fed’in tahvil alımını azaltmasıyla tekrar faizlerde yaşanan yükselişle berabar, TL, USD karşısında değer kaybetmeye başladı ve devam da ediyor.
IŞİD’in Ortadoğu’da oluşturduğu kaos, ardından el koyduğu petrolleri ucuza satmasıyla OPEC ülkeleri petrolü elden çıkarma uğruna ucuza satmaya başlayıp, piyasa fiyatını düşürmeyi göze aldılar.  Petrol ithal eden ülkeler için bu durum girdi maliyetlerinde ve akaryakıt fiyatlarında ciddi düşüş demekti.
FED’in uyguladığı politikaya tekrar dönersek, parasal genişlemeyi azaltacağını belirtip, faiz oranlarının yükselişe geçmesi, 2008 krizinde kaybettiği yatırımcıyı tekrar kendisine çekmeyi başardı. Bu hamlesi gelişmekte olan ülkelerdeki yatırımcıların varlıklarını geri çekip, ABD’de değerlendirmesine neden oldu. Ülkemiz açısından bu durum hakkında iyi yorum yapmak oldukça güç görünüyor. Ekonomide dışa bağımlı olmamızın en büyük kanıtlarından biri olarak, USD karşısında TL’nin %2 lik bir değer kaybına uğramasını gösterebiliriz. Son uluslararası politikalar neticesinde ülkemizde, işsizlik oranı %10’u geçti geçecek, büyüme oranı %1.7 olarak gerçekleşti, carı açık uzun dönemde tekrar başımızı ağratacak gibi duruyor, ve bunun gibi daha nice olumsuzlukları sayabiliriz. Bunca olumsuzluk karşısında petrol fiyatlarındaki düşüş, tüketicinin yüzünü güldürsede, doğalgazda fiyat indirimi olsa da, tüketici için yeterli değil.
Harcanabilir gelirimizde düşüş, yüksek vergiler, insanları tüketimden alıkoymuyor. Nispi gelir hipotezinin en güzel uygulanışını ülkemizde görmekteyiz. Tasarruf oranımız ciddi derecede düşük. Yatırımlar da haliyle dışa bağımlı oluyor. Ülkece ciddi bir kalkınma programı uygulamalı, bu kötü ve istikrarsız gidişatı durdurmalıyız. Tarihte bunun en güzel örneklerinden birini veren Finlandiya tarihinden sonraki yazımda bahsedeceğim. Merak edenler için “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” kitabını okumalarını öneririm.

Ekonomide Bölgesel Eşitsizlik

Bölgesel eşitsizliğin temeli, su kaynaklarına yakın verimli arazilere yerleşmeler ve ilk tarımsal faaliyetler ile başlamıştır. Tabi o yüzyıllarda birbirinden bir haber topluluklar için bu sorun değildi.
Yakın çağda ise bölgesel eşitsizliğe madenler konu olmuştur. Özellikle coğrafi keşiflerin başlamasıyla temelleri atılan sömürgecilik, Avrupa’ya zenginlik getirmiştir. Değerli madenlerin önemi devrin ekonomist fikir adamları tarafından aşılanmış ve bu yönde zenginleşme teşvik edilmiştir. Sanayi Devrimine kadar bir sorun olarak görülmeyen ekonomideki bölgesel eşitsizlik, bu devrimle beraber yavaş yavaş temellerini atmaya başlamıştır. Sanayi bölgelerindeki iş gücüne olan talep, tarımsal üretimdeki nüfusu şehre özendirmiştir.
Hammaddeye yakınlık ihtiyacı duyulan sektörlerde,  çıkarılan hammaddenin bulunduğu bölge ekonomik açıdan hızla kalkınmaktaydı. Bu öyle boyuta geldi ki Almanya-Fransa arasında bulunan Alsas-Loren bölgesi bir türlü bu iki ülke arasında paylaşılamadı. Zamanın önemli zengin yer altı kaynaklarına sahip olması bölgeyi cezbedici hale getiriyordu.
Dünya’da yaşanan iki büyük savaş neticesinde kutuplar oluşmuş, ekonomik bölgeler belirgin bir hal almıştır. Dünya üzerinde hızla finans sektörü yükselişe geçip, finasal anlamda belirgin şehirler göç almaya başlamıştı. Bu göç dalgası yöneticiler için ucuz işgücü ve tüketim artışı demekti.
SSCB, ekonomideki bölgesel eşitsizliğe, daha ortaya sorun olarak çıkmadan farklı bir politika izlemiş, birbirine bağımlı sanayi kollarını, bölgelere dağıtmış ve tabiri caisse parsel parsel ayırmıştır. Böylece tüm sanayi kolu bir bölgede değil ülke geneline dağılmış ve bölgesel göçü engellemiştir. Dünya üzerinde zamanla bölgesel eşitsizlik kavramı önem kazanmıştır. Bu öneme vurgunun sebebi ise, artan şehir nüfusuna oranla, ters orandaki kırsal nüfus. Bunun devamı işsizliğe, tarımsal üretim oranının düşmesine, şehirlerde gecekondulaşma artışına, buna bağlı asayişsizliğe, neden olur.
Ülkemize bu konuda bakacak olursak, belirgin bir şekilde ekonomide bölgesel eşitsizlik olduğu hakkında yorum yapabiliriz. Günümüzde İstanbul yaklaşık olarak on beş milyon nüfusa sahiptir. Bu da seksen bir milyon nüfuslu ülkemizde bölgesel eşitsizliği açıkça göstermektedir. Gün geçtikçe kalkınan Marmara Bölgesine karşılık, ülke doğusu aynı oranda aynı etkiyi gösterememiştir. Devlet eliyle teşvikler, süpvansiyonlar her ne kadar arttırılsa da çözüm olmamıştır. Tabi bunda siyasi sebepler ve terör etkili olmaktadır. Lakin devletin getirdiği kısa vadeli projeler bölgesel dengesizliğe çözüm olmamıştır. Bunun sonucu olarak da ülke içinde hızlı göç artışı ve büyük şehirlerde yukarıda da bahsettiğim problemler cereyan etmektedir.
Ekonomide bölgesel dengesizlik, uzun vadede ciddi ülke sorunu haline dönüşmektedir. Bir çok ülke sorununun temeli de bundan kaynaklanmaktadır. Çözüm olarak, yatırımcıya daha cazip teşvikler verilmeli, gerekirse devlet kendi yatırım yapıp bir bölgeye toplanan nüfussal yoğunluğu azaltma yoluna gitmelidir.

Ekonomide Prusya Modeli

Prusya, 19.yy ortalarına kadar tam olarak siyasi, idari, ekonomik anlamda istikrar sağlayamamıştı. Napolyon komutasındaki Fransız ordularına yenilmeleriyle derin bir girdaba sürüklenmekteydiler. Berlin’in batısında kalan topraklarını kaybetmişlerdi. Napolyon’un Rusya’da yenilip, Waterloo’da ağır bir mağlubiyet almasıyla Prusya yenileşme hareketine girdi. I. Wilhelm’ın başbakanlığa Bismarck’ı getirmesi Prusya için devrim diyebiliriz.
Hukuk eğitimi alan Bismarck, göreve geldiğinde sorunları sert bir şekilde çözeceğinin sinyallerini vermişti. Ekonomide en fazla payı savunma harcamalarına ayırarak, her tarafı potansiyal düşman olan devleti bir anlamda güvence altına aldı. Militarizm, Prusya’da öyle bir boyuta gelmişti ki Voltaire tarafından söylenen “Diğer devletler orduya sahipken, Prusya ordusu bir devlete sahiptir.” sözü bunu destekler niteliktedir.  Devlet  sınırları arasında kalan iri ufaklı bir çok prensliği kendine bağlayarak Alman İmparatorluğu’nu kurdu.
Ortak para birimi belirleyerek ülke içinde ekonomik birliği sağladı. Merkez Bankası kurup, ticarette yasal düzenlemere gitti.
Bundan sonra zaman Almanlar lehine işleyeme başlayacaktı. Bismarck muhafazakarların desteğini alarak göreve geldiği halde, ekonomik çıkar için libarellerle işbirliğine gitti. Kısa sürede sanayi sektöründe yatırım hızla arttı. Gümrük duvarlarını düşürmesi, yatırımcıları Prusya’ya çekiyordu. Demiryolu ağını genişleterek neredeyse ülkenin her tarafına ulaşım kolaylığı sağladı. Sanayi devrimini her ne kadar geç tamamlasa da Demir-Çelik sanayinde İngiltere’den sonra başı çekmeyi başarmıştı. Fabrikalar, tesisler bakımınından Prusya, dünyadaki en modern sisteme sahipti. Dünya deniz ticareti hacminin %12’sine sahip olan Prusya için ürettiği nihai ürünü ihraç etmesi büyük kar oranları sağlamaktaydı.
19 yy. son çeyreğinde yaşanan ekonomik durgunluk döneminde, gümrük duvarlarını yükselterek dış ticarette korumacı politika izlemesi büyük toprak sahipleri kadar sanayicilerin de desteğini almaya başarmıştı.
İstihdam oranını yükseltmek, emek talebini arttırmak için işçilerin, sağlık, kaza sigortaları ve emeklilik sistemini düzenlemiştir.
Durgunluk döneminden sonra sömürge arayışına giren Prusya, Afrika kıt’asının bir bölümünde hakimiyet kurarak ekonomide tekrar canlanmayı sağlamıştı.
19.yy başlarından 1.Dünya savaşı’na kadar ki geçen sürede Avrupa’da kutup oluşturacak kadar güçlü hale gelen Prusya devletinin yakalamış olduğu istikrarlı siyasi ve ekonomik başarıları hala örnek teşkil etmekte ve bir çok kişiyi bu ülkeye hayran bırakmaktadır.
Umarım ki ülkemizde de geçmişten dersler çıkartır, ekonomik özgürlüğümüzü tam anlamıyla sağlarız.