29 Ekim 2016 Cumartesi

Genel İktisadi Terimler

Ekonomi bültenlerinde sıkça karşılaşmanın yanında konu ile alakalı bir bölümde öğrenim görenler için bazı temel terimlerin bilinmesi gerekir. Gündem hakkında yorum yapabilmek için pratiğin yanında teorik bilgiye de ihtiyaç vardır. Şimdi sizlere hayatımızın herhangi bir anında illa ki karşımıza çıkması muhtemel genel ekonomik terimleri aktaracağım.

Enflasyon: Bir ülkedeki mal-mal bileşenlerinde görülen, fiyatlar genel seviyesindeki sürekli artışı ifade eder.

Deflasyon: Bir ülkedeki mal-mal bileşenlerinde görülen, fiyatlar genel seviyesindeki sürekli azalışı ifade eder.

Stagflasyon: Piyasadaki durgunluğu ifade eder. Alım-satım ve üretimin düşmesi-durması yanında, enflasyon oranının yükselmesinin bir arada görülmesidir.

Faiz Oranı: Paranın kullanım bedeli denebilir. Ülke enflasyon oranı, faiz oranının belirleyicisidir.

Bono: Vadesi bir yıldan kısa olan menkul kıymettir. Bono ihraç eden kurum karşılık olarak vade sonunda belirli bir bedel ödeme yapar.

Tahvil: Borç senedidir. Vadesi bir yıldan uzundur. Devlet kuruluşlarının yanında özel sektör kuruluşları da tahvil ihraç ederler. Ama ülkemizde bu oranın büyük çoğunluğu kamu kuruluşlarına aittir. Tahvilin getirisi enflasyon oranına bağlıdır.

Hisse Senedi: kanunda belirlenmiş şirket ve kuruluşların, kar payı dağıtmak için çıkardığı kıymetli evraktır. Borsa gündeminin ana temasını oluşturan bu evraklar, şirkete ortaklığınızı belirler. Hisse senedi değeri, şirketin ekonomik durumuna göre artıp azalma gösterebilir. Hisse senedi çıkarma izni SPK'dan alınır.

Zorunlu Karşılık: Finansal kuruluşların, TCMB'de bulundurmak zorunda oldukları kanunla belirlenmiş oranda tutulan rezervdir. Ülkenin finans piyasası açısından oldukça önemli bir para politikası aracıdır. Bu oranın yüksek tutulması piyasadaki mevduat arzını azaltabilir fakat finans kuruluşlarının herhangi bir ekonomik rise karşı da güvende kalmasını sağlar. Gelişmekte olan ülkelerde zorunlu karşılık oranlarının yüksek olması finans piyasasında istikrar ve güven ortamı oluşmasını sağlar.

Senyoraj: Kısaca para basımından elde edilen reel getiridir. Dünyaya dolar ihraç eden ABD, en fazla senyoraj geliri elde eden ülkedir.

Forex: Kaldıraç sistemiyle işlem yapmanıza yarayan piyasadır. Döviz kurlarındaki değişmelere göre aldığınız pozisyonca kazaç-kayıp yaşayabilirsiniz. Piyasadaki forex aracı kuruluşlar sadece döviz kurları değil, emtia (altın, petrol, pamuk vs.) ile de işlem yapmanıza olanak tanır. Paranızın 10-100-1000 katı gibi oranlarda işlem yapmanızı sağlar. Kazancı büyük gibi görünse de kaybı da bir o kadar aynıdır. Avantajı, 5/24 boyunca internet üzerinden işlem yapmasıdır.

SPK: Sermaye Piyasası Kuruluşudur.

BDDK: Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu

TCMB: Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası

BİST: Borsa İstanbul (eski adıyla İMBK:İstanbul Menkul Kıymetler Borsası)

FED: ABD Merkez Bankası

ECB: Avrupa Merkez Bankası

28 Ekim 2016 Cuma

Konut Sektörü Nereye Gidiyor ?

İnşaat sektörü ekonomimizin lokomotif piyasasıdır. Özellikle ülkemizde inşaat sektöründeki bir dalgalanma ekonomik sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Bireysel tüketicilerin konut talebi doğrultusunda inşaat sektörü hızla gelişme göstermiştir. Son dönemde bankaların faiz indirimi neticesinde konut kredileri cazip hale gelmiş ve talep daha fazla olmuştur. Ülkemizde konut alımı, ihtiyaçtan çok yatırıma yöneliktir. Finans ya da üretim amaçlı yatırıma sermaye yatırmaktan çok ülkemiz insanı konuta yatırım yapıp az ama düzenli gelir elde etmeyi amaçlamaktadır. Bir nevi geleceğini garanti altına alma düşüncesi hakim olmaktadır.

Bölgesel bazda baktığımızda konut sektöründe arz-talep dengesizliği göze çarpmaktadır. Bu da fiyat dalgalanmalarına sebep olup kriz ortamı oluştu gibi izlenim vermektedir. Bunlar geçici sorunlardır. Yakın coğrafyamızda son zamanlarda gelişen olaylar dolayısıyla güneydoğu bölgesindeki konut fiyatlarında ciddi yükseliş göze çarpmaktadır. Suriyeli göçmenlerin oluşturduğu talep, bölge konut fiyatlarında şişkinlik arz ettirmiştir.

2013 yılında gelişmekte olan ülkelerin ortalama inşaat sektörü büyüme oranları %6.8 iken, ülkemizde %4.5 olarak kalmış ve ortalamanın altında büyüme gözlenmiştir.

Doğrudan yabancı yatırımın ülkemiz piyasasına katısı 12 milyar USD, bunun 4.3 milyar USD'si yani %36 lık kısmı inşaat sektörünündür.

Konut satışlarına baktığımızda %35 'lik kısım ipoteklidir. Bu da kredili konut sahiplerini faize karşı daha duyarlı hale getirmektedir. 2015 verileriyle toplam konut kredisi 128 milyar TL, bunun da GSYH'ya oranı %7.2'dir. Gelişmiş ülkelere kıyasla bu oran oldukça düşük kalmaktadır.

2010-2014 arasında konut fiyatlarında ortalama %75'lik yükseliş söz konusu olmuştur. İstanbul'da bu oran %110'lara kadar çıkmaktadır. Fiyat artışlarına makro-mikro düzeyde birçok sebep etken olmakta ve bu da piyasayı kırılgan hale getirmektedir. Herhangi bir çalkantı döneminde fiyatlar dalgalı seyir izlemektedir. Ülkemiz kıyı şeritlerinde de fiyat artışları soz konusu olmaktadır. Yabancıya konut satışlarının artması fiyatları da yükseltmiştir.

Yatırım amaçlı alınan bir konutun geri dönüşü ortalama 17 yıl sürmektedir.

Ülkemiz AVM sektörü yönünden de büyük gelişme göstermiştir. Son verilerle 355'e yakın AVM ülkemizde aktif durumdadır. Tabi ne kadar gerekli olduğu farklı bir tartışma konusudur. Büyük şehirlerde şehir içine yapılan AVM'ler hep yerel market ve KOBİ'lere zarar vermekte hem de trafik sıkışıklığına neden olmaktadır. Dolaylı etki olarak sayabileceğimiz alışveriş çılgınlığına sebep olduğundan ise kredi kartına talebi arttırıp ülke tasarrufunu baltalayıcı etki yapmaktadır. Konudan fazla sapmadan inşaat sektörüne devam edelim.

Eylül 2016 verileriyle inşaat sektörü güven endeksi 0,8 puan azalma göstermiştir. Vatandaş son dönem gelişen olaylar neticesinde piyasayı izlemeye koyulmuştur. Harcanabilir gelirin düşük olması, konut satın alma fikrinin bir daha düşünülmesine sebep olmaktadır. Piyasa, tabiri caizse inşaata daha doymamıştır. Fiyatların rayına oturacağı zaman, piyasada konut arzının talebi aştığı zaman olacaktır. Gelirini 10 yıl boyunca krediye bağlamak insanları sadece maddi değil manevi yönden de stres ve bunalıma sokmaktadır. Günümüz koşullarında belli bir birikim sahibi olmadan konut sahibi olmak mümkün gözükmemektedir.

26 Ekim 2016 Çarşamba

Girişimcilik Ruhu

Girişimcilik, bir fikrin üzerine inşa edilen ekonomik yapıdır. Bireysel düşünce yönünden gelişmiş ülkelerde girişimcilik üzerine eğilim daha fazladır.
Ülkemizdeki genel istihdam alanları vatandaşı basitleştirip monotonluğa sokuyor. Kendi işini kurma fikri çoğu insana cazip geliyor fakat sadece öyle kalıyor. İşi icraata dökme vakti geldiğinde önüne çıkan maddi manevi engeller girişimi daha başlamadan bitiriyor.

Aslında insanlarımız biraz tabularını yıkıp cesaretlerini eline alsalar, özgün fikir ürettikleri takdirde kendi işlerinin patronu olabilirler. 

Son zamanlarda devletimizin girişim destekleri bir hayli artmıştır. Ekonomik politika yönünden bu destek ve teşvikler ülkede üretimi ve istihdam alanını arttırıp milli hasılayı yükseltici etki yapacaktır. Vatandaş yönünden olaya baktığımızda aldığı cazip desteklerle fikrini hayat geçirip kendi işinin patronu olma şansını yakalamaktadır. KOSGEB, ülkemiz bölgelerini yatırım yapılabilitesine göre ayırmış ve bölgelerarası gelişmişlik farkına göre kurulacak işletmelere farklı destekler vermeyi planlamıştır. Bu konuda ülkemiz doğu ve güneydoğusu oldukça cazip avantajlara sahiptir. Özellikle kadın girişimcilere daha fazla destek sağlanmaktadır. 

Sadece fabrika kurmakla girişimci olunur izlenimi çıkmasın yazımdan. Örneğin "bitaksi" uygulaması oldukça aktif kullanılan bir uygulama ve milyonlarca insan kullanıyor. Uygulamanın taksi hizmeti var ama bir tane taksisi yok. "Alibaba" dünyanın sayılı alışveriş sitelerinden biri ama bir tane mağazası yok. Demek istediğim bu fikirleri ortaya atanlar müşteri ve tedarikçiyi buluşturup milyonlar kazanıyor. Girişim aslında bu. 

Ülkemizde bu yönde verilen eğitimler sıklaştırılmalıdır. Fikrin iyisi kötüsü olmaz, yeter ki düşünün, size saçma gelen başkasına göre harika bir fikirdir. Milyonlarca fikir geceleri başımızı yastığa koyup parlarken, sabah kalktığımızda sönmüş oluyor. Fikriniz varsa peşinden koşun ve gerçekleştirmek için çalışın. Sermaye muhakkak bulursunuz. Yeter ki düşünmekten vazgeçmeyin..

25 Ekim 2016 Salı

Applicability of Political Philosophy Tradition on the New Turkey

Our country should use the advantages of that it is established in Anatolia which was the home to many civilizations and use them on the behalf of itself. Unearthed architectural works, found tablets and texts can lead our improvement on political philosophy and bureaucracy.

These lands where politics was spoken for the first time, thought and debated and began to question the individual's role on the society blinked to the future from the prehistoric times. We affected and ruled many nations for centuries thanks to belligerency that came from Central Asian nomad culture and politics, statecraft that came from Mesopotamia and Anatolia.

We used what is exist instead of improving. We left the hierarchy of bureaucracy to rot with the grow of the state. If individual is to kept the state living, bureaucracy is to make the state work. In the Ottoman Empire, there were people who tried to apply new bureaucracy that developed in the world as well as some people resisted it. Those who succeeded were ones that sided with traditional ways. Kind of those who see the religion as the only authority system in the state ruling has won. Abandon of the merit system disturbed economic-administrative-political working, and put the state to the decline era. After the collapse of the Ottoman Empire, the Republic of Turkey, which gave more importance to politics, brought concepts such as democracy and republic to our country and used them with the regime, and a nation-state, is established.

The main mission of the new Turkish republic was to be adapted to the new world order and to reach contemporary civilization level. Distinguished with the science and industry, this view would be missing without social policies.

24 Ekim 2016 Pazartesi

Türkiye için Sürdürülebilir Büyüme

Sanayi sürecini tamamlayamamış Osmanlı Devleti’nin devamı niteliği taşıyan Yeni Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan 2. Büyük Savaş’a kadar ithal ikameci bir politika izlemiş ve gelişmiş ülkelerle rekabet düzeyine ulaşabilmek için ithalata kota koyup yerli üreticiyi teşvik etmiştir.

İlk yıllarda özel sektör eliyle yapılması beklenen sanayileşme atılımı gerçekleşememiş ve devlet ekonomiye müdahale ederek Sümerbank eliyle sanayileşme sürecini başlatmıştır.

Gelişmiş devletlere baktığımızda ticaret ve sanayi sektörleri ön plana çıkar. Özellikle İngiltere, Almanya gibi sanayileşme sürecini tamamlamış devletler sermaye birikimi sayesinde yatırımlar yapmış ve sürdürülebilir kalkınma konusunda Asya-Afrika devletleriyle aralarında uçurum denebilecek farklar oluşturmuşlardır.

Komünist akımın yayılması ve 1929 Ekim buhranı dolayısıyla piyasanın sadece özel sektörle gelişemeyeceği anlaşılmıştır. Hükümet talep arttırıcı etkiler ile piyasayı desteklemiş ve tüketimi teşvik etmiştir. Bebek-endüstri teorisiyle gelişmekte olan sanayilerin kısa dönem yüksek maliyetleri göz ardı edilmiş ve uzun vadede ölçek ekonomisi sayesinde maliyetlerin düşeceği beklentisiyle üretime devam edilmiştir.

21.yy ile beraber Dünya’da artık yeni düzen oluşmaktadır. Yeşil ekonomi adı altında Gelişmiş ülkeler sürdürülebilir büyümeye önem vermeye başlamış ve Avrupa’da Lizbon Stratejisi ile bu konu uluslararası boyut kazanmıştır. Tüketime doymuş Avrupa halkları için, öncelikler de değişmiş ve sonraki nesil için çalışmalar başlamıştır. Yoksulluk, işsizlik gibi kavramlar üzerinde özellikle duran Avrupa Konseyi, yeşil ekonomiye büyük önem vermektedir.

Gelişmiş ülkelere nazaran az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler için öncelikler haliyle farklıdır. Yeşil ekonomi için gerekli teknoloji ve alt yapı yetersizliği bu konunun ertelenmesine sebebiyet vermektedir. Sanayide özellikle enerji konusunda dışa bağımlı ülkeler gelişmiş ülke seviyesini yakalayabilmek için sanayide bir takım etkenleri göz ardı etmek durumundadırlar. Aksi durumda artan maliyetler firmaları zor durumda bırakabilir.

Ülkemiz gelişmekte olan ülkeler sınıfında yer almaktadır. Enerji sektöründe dışa bağımlılığımız ekonomimizin oynaklığını maalesef ki arttırmaktadır. En ufak bir petrol fiyatlarında azalış firmalara maliyet olarak yansıyıp borsamızı olumsuz etkilemektedir. Kendi kendimize yetebilecek düzeye geldiğimiz vakit yeşil ekonomi konusunu amaç belirleyip buna göre hareket edebiliriz. Sermaye yetersizliği, işgücü verim düşüklüğü, enerjide dışa bağımlılık, hammadde kıtlığı gibi üretim faktörlerinin olumsuzlukları firmaların kalıcı büyümesini engellemektedir. Bu da yerli firmaların ulus ötesi şirketler karşısında rekabet edebilmesini engellemektedir. Değer oluşturamayan ülkeler de gelişmiş ülke kategorisine girememektedir.


Ülkemiz için yapılması gereken, yeni kurulacak şirketlere teşvikler yapması, vergi muafiyeti getirmesi, yerli üreticiyi dış mala karşı korumalı, kendimize yetecek enerjiyi üretebilmeli –bu konuda yenilenebilir enerjiye yatırım arttırılmalı-, yerli malı kullanımını teşvik edici reklamlar yapılmalıdır. Tabi ki yerli üretici desteklenecek diye tekel oluşumuna da izin verilmemeli, piyasa denetimi devlet tarafından kontrol edilmelidir. Böylece iç piyasada yerli firmaların rekabetiyle tüketici de memnun olacak ve orta-uzun vadeye kadar yerli firmalar gelişimini tamamlayıp maliyetleri düştükçe dışarıya açılacaktır.

Siyasi Otoritenin Ekonomideki Rolü üzerine Yüzeysel Türkiye İncelemesi

Keynesyen iktisat teorisiyle devletin ekonomi üzerindeki rolü giderek artmıştır. Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş yıllarında devletçi ekonomiye ağırlık vermiş ve piyasa dengesi devlet eliyle sağlanmaya çalışılmıştır. Soğuk savaş rüzgarlarının esmeye başlamasıyla sadece Türkiye’de değil tüm Dünya’da enflasyon ve işsizlik artma eğilimi göstermiştir. Bunda devletin bütçe açıklanın etkisi yadsınamaz bir gerçektir.

Ülkemiz, ekonomik istikrar konusunda Batı ülkelerine kıyasla ne yazık ki düzen tutturamamıştır. Devlet eliyle oluşturulan “Kalkınma Planları”, uzun vadeli sorunlara kısa vadeli çözümler getirmiş, bu da sorunların kökten çözülmesini zora sokmuştur. Akabinde hızlı değişen siyasi konjonktürlere partiler olsun, halk olsun adapte olamamıştır. Tüketici talebine gereken arz yeterli olmadığından ithal edilen mal ve hizmetler uzun vadede ciddi cari açıklara sebep olmuştur. Siyasi istikrarsızlığın hat safhada olduğu ülkemizde iki askeri darbe yaşanmış ve ekonomimiz tabiri caizse baltalanmıştır.

            80’li yıllar, ülkemiz dahil dünyada küresel liberalleşmeye sahne olmuştur. Kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması, ülkelerin mesafelerini kısaltmıştır. Ülkemiz bu yıllarda yeni reform hareketlerine sahne olmaktaydı. Tarım terkedilmeye, sanayi kesimine ağırlık verilmekteydi. Geniş çerçeveden iyi gibi gözüken bu durum, kırsal kesimin şehirlere göçüne neden olmaktaydı.

            Aradan geçen yıllar, ekonomik krizlerden ne yazık ki ders çıkarmadığımızı göstermektedir. Karne ile yapılan alışverişler, yüksek enflasyon oranıyla beraber yüksek işsizlik oranı, yüksek faizler, artan bütçe açıkları Türkiye’nin 2000’li yıllara nasıl bir durumda girdiğini göstermekte yetiyor.

Hükümetlerin, günü kurtarmak için yaptıkları ekonomik atılımlar, oy uğruna bir sonraki hükümetin sırtına kamburdu. Merkez Bankası kendi görevini yapmaktan çok hükümetlerin isteklerini yerine getiriyor, bu da milli paramızı itibarsızlaştırmaya sürükleniyordu.


2000’li yıllara girmemizle beraber yeni siyasi hareket başlamış, ekonomide büyük atılımlar gerçekleşmiştir. İlk savaş enflasyona karşı açılmış ve önceki yıllara nazaran ciddi başarı sağlanmıştır. Faiz oranı düşmüş, bütçe açıkları azalmaya başlamıştır. Kemal Derviş maddeleri uzun süre uygulanmıştır. 2005 yılı itibariyle özelleştirme hareketine girişilmiş, kamu finansmanı buralardan sağlanmaya çalışılmıştır.

Siyaset Felsefesi Geleneğinin Yeni Türkiye Üzerinde Uygulanabilirliği

Ülkemiz tarih öncesi birçok medeniyete ev sahipliği yapmış bir coğrafya olan Anadolu’da kurulmasının birçok avantajını kullanıp lehine çevirmelidir. Gün yüzüne çıkan mimari eserler, bulunan tablet ve yazılar siyaset felsefesinde ve bürokraside gelişmemiz için ön ayak olabilir.

Siyasetin ilk konuşulduğu, üzerinde düşünülüp tartışıldığı ve bireyin toplumdaki yerinin sorgulanmaya başlandığı bu topraklar geleceğe tarih öncesi çağlardan göz kırpmıştır. Orta Asya bozkır kültürünün getirdiği savaşçılık özelliğine Mezopotamya  ve Anadolu’dan geçen siyaset, devletçilik gibi kazanımlar sayesinde asırlar boyu birçok medeniyeti ve ulusu etkileyip bir çoğuna hükmettik.

Geliştirmekten öte olanı kullandığımız için yerimizde saymaya mahkumduk. Bürokrasi hiyerarşisini, devletin büyümesiyle bozulmaya terk ettik. Devleti ayakta tutan bireyse, işleyişi sağlayan da bürokrasidir. Osmanlı Devleti’nde, dünyada gelişme gösteren yeni bürokrasiye direnenler olduğu kadar, bunu uygulamaya çalışanlar da olmuştur. Tabi başarılı olanlar geleneksel yöntemlerden yana olanlardı. Bir nevi devlet yönetiminde dini tek otorite sistemi olarak algılayanlar kazandı. Liyakat sisteminin olabildiğince terkedilmesi bürokrasiyle beraber kamu mali-idari-siyasi işleyişini aksatıp, devleti yıkılma sürecine soktu.  Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla siyasete daha fazla önem veren, demokrasi, cumhuriyet gibi kavramları ülkemize sokan ve rejimde uygulayan ulus devlet yapısında Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.


Yeni Dünya düzenine adapte olup çağdaş medeniyet seviyesine çıkmak, yeni Türk Devleti’nin temel vazifesiydi. Bilim ve sanayinin öne çıktığı bu görüş, sosyal politikalar olmadan eksik kalırdı. 

Adam Smith ve Ulusların Zenginliği

İktisat deyince dünyada akla gelen ilk isimdir Adam Smith. Ülkemizde iktisat fakültelerinde adını duymayan yoktur.

1723 yılında doğmuş, 1790 yılında ölmüştür. İskoçtur. Ekonomist olmasının yanında filozoftur. Ahlak felsefesi alanında dersler vermiştir. Bir dönem Oxford Üniversitesi'nde çalışmış daha sonra İskoçya'ya, Edinburgh Üniversitesi'ne geri dönmüştür. Fikirlerinin aydınlanması, gelişmesi Avrupa seyahati ile olmuştur. Özellikle Fransa'da fizyokrasi kurucusu sayılan Quesnay ile tanışmış ve ondan etkilenmiştir.

Adam Smith, "Klasik İktisat Ekolü" nün kurucusudur. Yaşadığı dönemde sanayi yeni yeni ortaya çıkmaya başlamış, ticari hayat hat safaya ulaşmıştı. Ona göre birey menfaat üzerine hareket etmektedir. Merkantalistlere nazaran devlet müdahalesine karşıdır. Ekonominin kendiliğinden "görünmez el" ile dengeye geleceğini savunur. Ekonomide tam istihdam ilkesi geçerlidir.

Ulusların Zenginliği kitabında, işbölümü, emeğin ücreti, malın fiyat oluşumu, rant, faiz, sermaye kullanımı, servet, siyasal ekonomi, ticaret, sömürgeler, toprak mahsülü ve kamu borçlar gibi konulara değinerek zamanının ötesinde kapsamlı bir çalışma yapmıştır.

İşbölümü konusunda, her işçinin kendisine verilen görevi yapmasını savunmuş ve böylece o işte uzmanlaşamya gidiliğ daha fazla çıktı elde edileceğini açıklamıştır. Bu konuda verilen iplik örneği oldukça meşhurdur.

Bu teoriyle ilişkili diğer teori, mutlak üstünlüktür. Buna göre devletler, uzmanlaşma eğilimindeki ürünlerini ihraç edip ticarette zenginleşerek söz sahibi olurlar. İhtiyaç duyduğu ürünü de ithal ederler.

Emek değer teorisi denince akla elmas su paradoksu gelir.Suyun faydası elmastan daha fazladır. Ama elmas elde edilmesi için verilen emeğin fazlalığından dolay daha değerlidir. Burada devreye nadirlik rantı da girer.

23 Ekim 2016 Pazar

Bireysel Emeklilik Sistemi

Kısaltması ile BES, uzun vadeli bir tasarruf aracıdır. Hem ülke ekonomisine sermaye kazandırmayı amaçlarken hem de tasarruf yapan vatandaşı emeklilik döneminde ek gelir sahibi yapar.

İMF verilerine bu yıl sonunda garyfi safi milli tasarruf oranımız 15,4 olacak. 2017 yılında bu oran 14,9'a gerileyecek. 1990 öncesinden bu güne tasarruf oranımız %25'in altında seyretmektedir. Kamu harcamalarının finansmanı yurtiçi tasarruf oranının azlığı dolayısıyla yabancı sermayeden borçlanılarak sağlanmaktadır. 

Ülkemizde yastık altı birikimi hala devam etmektedir. Vatandaşın tarihten aldığı derslerin neticesinde bu yola başvurması abes karşılanmamalı. 15 Temmuz darbe girişimi gecesi ATM önlerinde uzun kuyruklar oluşmuş, insanlar paralarını elinde tutmak istemiştir. Her ne kadar finans sistemimizde eskiye nazaran iyileşme sağlansa da siyasi istikrarsızlık anında panik havasından etkilenmemek mümkün değildir.

Toplum olarak tüketimi sevdiğimiz söylenebilir. Kredi kartlarındaki artış ve şehirlerin her köşesinde türeyen AVM'ler bunun en güzel kanıtıdır. Değil tasarruf yapmak, olmayan paramızı harcamaktan geri durmuyoruz. Biz tüketime yönelip, tasarruf yapmazken, devletin yatırım yapmasını nasıl bekleyebiliriz ? Dolaylı vergilerin bu kadar yüksek oran işgal etmesinin nedeni yurtiçi tasarrufun yetersiz kalmasından kaynaklıdır. 

Devlet, bunu bildiğinden son düzenleme ile otomatik BES'i getirmiştir. Çalışanın ücretinden otomatik kesilecek para birikime ayrılacaktır. Cayma hakkı elbette var, lakin caymayip bütçeye uygun BES ödemesi yapmak, hem çalışana, hem de devlete yarayaracaktır. 

%25 devlet katkısından yararlanma şartı ise sistemde 10 yıl kalmak ve 56 yaşını doldurmaktır. Bundan ayrı birikiminizi ayrı bir fonda işleterek enflasyon kaybının üzerinde kazanç elde edebilirsiniz. 

Sistemden  3 yıl dolmadan çıkarsanız devlet katkısından yararlanamazsınız. 3-6 yıl aralığında kalmışsanız %25 devlet katkısının %15'ini hak etmiş sayılırsınız. Kabaca bir hesapla ; aylık 100 TL birikim yapıyorsanız, normalde devlet katısı %25'ten 25 TL iken, siz şartları gerçekleştirmeden 3-6 yıl arasında çıkarsanız, bu 25 TL kazancın %15'i yani 3.75 TL'sini hak etmiş sayılıyorsunuz. 

6 yıldan 10 yıla kadar kalırsanız devlet katkısının %35'ini, 10 yılı doldurmuş, fakat 56 yaş şartını sağlamamış iseniz, %60'ını, 10 yılı doldurmuş, yaş şartını da sağlamış iseniz katkının %100'ünü hak etmiş sayılırsınız. 

BES, uzun vadeli bir yatırım aracıdır. Sisteme 20 yaşında giren bir genç 56 yaşında devlet katkısını hak edeceğinden 36 yıllık bir birikim elde etmiş sayılır. Sisteme ne kadar erken girerseniz ileride elde edeceğiniz tutar o kadar fazla olur. Tabi ödeme tutarları değişebilir. Geç girip yüksek ödeme gerçekleştirenler de tatmin edici rakamlar elde ederler. 

Sistem değindiğim gibi uzun vadeli birikim yapmak isteyenler için makuldur. 3-5 yıl kalıp artmıyor param diyip çıkacaklar hiç girmesin, kesintiler dolayısıyla iyice canı yanabilir. Emeklilikte ek gelir elde etmek isteyen, kendi kendine tasarruf yapamayanlar ve uzun vadeli yatırım düşünenler için şuanlık en iyi yatırım aracıdır. 

22 Ekim 2016 Cumartesi

Ekonominin Dünya Siyaseti Üzerindeki Etkisi

Tarihten beri süregelen bir anlayış var. Ekonomisi güçlü siyasi otorite, hem iç hem de dış siyasette aktif ve etkin bir tutum izler.

Ekonomik zenginliği merkantalizm ile doğal kaynak bolluğu açıklarken, günümüzde bunu işletemedikten sonra pek de anlamı olmadığını görmekteyiz. Yeraltı zenginliği akıl ve güçle birleştiğinde anlam kazanıyor. "Tüfek, Mikrop ve Çelik " kitabında çok güzel açıklanan bu olay yeraltı zenginliğinin tek başına ise yaramadığını göstermektedir. Tabi burada sömürgeciliği savunduğum izlenimi çıkmasın.  Yeraltı kaynağını işletemeyen milletler sömürülmek zorunda değil.

Günümüz gelişmişlik kriterini Avrupa ve ABD belirlemektedir. Bunda etken tartışmasız ekonomik güçlerinden doğan söz  hakkıdır.  "Dünya beşten büyüktür " lafı üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir tespittir. Sınırı yokken batılı devletlerin Ortadoğu üzerindeki görüşlerinin nedenini iyi idrak etmek gerekiyor.

Ülke nüfusunu besleyen tarım, gelişmesine etken sanayidir. Bunlar için de birbirine bağlı çark misali kollar vardır. Her kolun gelişmesi ekonomik gücü doruğa çıkartır ve ekonomik bağımsızlığı sağlar.  Ülkemiz, tarım ve sanayi alanlarındaki kalkınmayı tam manasıyla gerçekleştirememistir. İki sektör arasında gidip geldik ve ikisi de kaldı.  Sanayimiz özellikle enerji yönünden dışa bağımlı halde, tarımsal yönden ise İsrail devletine bağlı sayılırız.

Gününüzde yeraltı zenginliğinin önemi eskiye nazaran azalmıştır. Japonya örneği bu konuda meşhurdur. Değil yeraltı, tarım yapacak toprağı sınırlı iken geliştirdiği teknoloji ile dünya ekonomisinde söz sahibi olmuştur.

Ekonomi, tarımdan ya da sanayiden ibaret değildir. Güçlü bir finans ve banka sektörü, milli gelirden yüksek pay alan arge faaliyetleri, eğitimde yüksek verimlilik gibi etkenler birleştiğinde güçlü bir ekonomiye sahip olunduğu söylenebilir. Güçlü ekonomi, güçlü siyasi adımlar atmayı ve dünya siyasetinde söz sahibi olmayı sağlar.

Ekonomik yönden dışa bağımlı bir ülke, dış yaptırımlara göz yummak zorundadır. Aksi durumda ülkede kaos veya ihtilal olması muhtemeldir.  Afrika, Latin Amerika, Ortadoğu ülkelerinin çoğunda görülen askeri darbe ve kaosların nedeni dışa bağımlı olmalarından kaynaklıdır.

Bu yazımda ekonominin önemine değinmeye  çalıştım. Yüzeysel olarak ele aldığım bu konuyu önümüzdeki günlerde ayrıntılı bir şekilde sizlere aktaracağım.

19 Ekim 2016 Çarşamba

Tarih Bilmenin Önemi

Eğitim sistemimiz genel itibariyle ezbere dayalı olduğundan öğrencilerin en sevmediği derslerin başında yapılamayan matematikten sonra tarih geliyor. Oysa ki tarihi, olaylarla, gizemlerle dolu bizim gibi bir millet yok.

Gençlerimize tarihten ders almayı, tarihi özümsemeyi öğretmekten çok tarihi olayları ezberleyip sınavda işe yarayan kısmını almalarını gösterdiğimiz için tarihe merak git gide azalıyor. İstanbul'un Fethi anlatılırken 1453, Haliç'in zincirleri, karadan yürütülen gemilerle iş bitmemeli. Ortaçağ anlatılırken, sanatkar-eser ezberi değil de o sanatçının o eserin nasıl ortaya çıktığı özümsenmeli. Tarihi olay ve olgular sebep sonuç ilişkisine dayanayarak anlatılmalı. Günümüz düşüncesi ile değil, o zamana göre düşünüp sentezlenmeli. Bu olsaydı böyle olurdu vs gibi düşünceler tarih için anlamsızdır. Tarihi önemli kılan, yaşanmış olaydan ders alıp geleceği tayin etmektir.

Tarih alanında uzman yetiştirmesi gereken fen-edebiyat fakülteleri ülkemizde ne yazık ki eğitim fakültelerinin görevini yapıyor. Uzman gibi eğitim alıp, öğretmen adayı oluyorlar. Tarihi araştırarak, severek, saygı göstererek okumak gerekiyor. İşsiz kalmamak, son umut gibi sebeplerle tercih edilen bu bölüm zamanla itibarını da yitiriyor.

Gençlerimizin çoğunluğu ezberci zihniyetle yetiştiği için tarihi geçmelik dersten ibaret sayıyor. Birçoklarımız Cumhuriyet ve yakın tarihi derslerini alamadık. Oysa ki günümüz problemlerinin kaynağı ve çözümü yakın tarihin tozlu sayfalarında yatıyor. 20.yy tarihimizi biraz açıp kurcaladığımızda birçoklarımızın kafasındaki soru işareti gidecektir. Günümüz siyasetinin, küresel sorunların benzerleri tarihte çok defa yaşandı ve üstü kapandı. Tarihe geri dönüp incelediğimizde yapmamız gereken aslında bize söyleniyor.

Bize düşen tabularımızı yıkmak, tarihi severek, ezber için değil öğrenmek için okumaktır. Yazımı rahmetli Barış Manço'nun bir sözü bile bitirmek istiyorum.

"Geçmişini bilmeyen bugününü anlayamaz ve yarınını kuramaz." Barış Manço

Seçimlerin Ülkemize Maliyeti

Ülkemizde seçim süreçleri bayram havasında geçiyor. Şehirler, caddeler, mahalleler, sokaklar bayrak-flamalarla süslenip, yerler, kapı eşikleri, araç silecekleri, pencere kenarları broşürlerle kaplanıyor. Parti temsilcileri kapı kapı dolaşıp kendilerini-partilerini tanıtıp oy istiyor. Hele ki anons yapan araçlar var ki en ilginci. Seçime kadar bu araçları dinleme mecburiyeti oluşuyor. Sınavmış, Pazar uykusuymuş, insan haklarıymış, umurlarında bile değil. O parti müzikleri bir de son ses bangır bangır açılır ki iyice empoze edilsin. Oysa ülkemizde oturmuş bir kalıp var. Kimin hangi gruba-partiye vereceği oy az buçuk oynasa da tümde bellidir. Bu millet müzikle oyunu değiştirmez.
Bu anlattıklarım seçim sürecinin sosyal boyutu. Şimdi gelin bir de işin ekonomik boyutunu inceleyelim.
2009 yılı seçimlerinde İSMMMO araştırmasında, 64 ilde yapılan çalışmaya göre ;
16 Büyükşehir Belediyesi gelir bütçesi : 34.5 milyar TL
48 ilin gelir bütçesi : 5 milyar TL
Üç büyük partiye ödenen seçim bütçesi ise şöyle :
AKP : 100 milyon TL
CHP : 60 milyon TL
MHP: 30 milyon TL
Partilerin seçim propagandası gereği kiraladıkları billbord reklam maliyeti sadece İstanbul’da 40 milyon TL
Aylık seçim otobüsü kirasi 8000-10000 TL
Yaklaşık 10.000 araca ödenen iyimser rakam bir aylık 3 milyon TL
Seçim propagandası için İstanbul’da harcanan para 600 milyon TL, Ankara’da 400 milyon TL, Kocaeli ve İzmir’de ise 300 milyon TL’dir.
(Kaynak : İSMMMO 2009 Seçimleri )
Gelelim 2014 yerel seçimlerine ;
Siyasi partiler toplam 322 milyon TL yardım aldı. Ülke genelinde sadece muhtarların harcadığı toplam para 480 milyon TL olarak kayıtlara geçti. Seçimlerde 4 milyon sandık görevlisi çalıştı. Görevlilerin devlete maliyeti yaklaşık 400 milyon TL.
Siyasi Partiler Kanununa göre devletten yardıma hak kazanan üç siyasi partiye seçim yardımı nedeniyle hazineden verilen yardım tutarları şu şekilde ;
AKP ; 177 milyon TL
CHP : 92 milyon TL
MHP : 46 milyon TL
Sadece muhtarların harcadıkları para 400 milyon TL iken, siyasi partilerin, üstte de verilen rakamlara bakarak ne kadar harcama yaptıklarını tahmin edebilirsiniz. Burada yüklü miktarda kayıt dışı harcamanın olduğunu göreceksiniz.
2014 YSK bütçe tasarısına göre 808 milyon TL ödenek aldı. Bunun yaklaşık 84 milyon TL’si personel gideri. Diğer cari harcamalar dikkate alındığında yaklaşık 700 milyon TL’ye yakın kaynak iki seçim için harcanmış görünüyor.
2015 yılında ise YSK bütçesi 362 milyon TL. Personel gideri 91 milyon TL. Bakalım seçim sonrası netleşecek rakamlarla siyasi partiler ne kadar harcama yapmışlar. Merak edenler için, üstte verdiğim rakamlar bu seneki harcamalar için az çok tahmin ettirecek düzeyde.
Broşürler, afişler, araç süslemeleri, rozetler vb bir çok harcama şahsi fikrimce ülke ekonomimiz için zarardan başka bir şey ifade etmiyor. Okumayı seven bir toplum değiliz. Dağıtılan broşürler de zaten farklı partiye ait ise genelde hiç okunmayıp çöpe atılıyor. Yaptığı görselliğin bir önemi yok. Çünkü ülkemizde siyasi parti tutuculuğunun, futbol takımı tutmaktan farkı yok.
Oysa bunların yerine parti temsilcilerinin sosyal medyayı kullanarak propaganda yapması, gereksiz yere yapılan milyonlarca liranın ülke hazinesine kazandırılmasını sağlayabilir.
Umarım ki bundan sonra ülkemizde bazı şeylerin değişmesi için adımlar atılır. Şayet yapılan gereksiz harcamalar vatandaşta güven problemi oluşturmaktan öteye geçmiyor.

Veblen ve Gösteriş Amaçlı Tüketim

Thorstein Veblen, 19.yy'da doğmuştur. Norveçli olsa da ABD'de yaşamış ve oradan etkilenerek eserlerini ortaya koymuştur. Her ne kadar iktisadi görüşlere eleştirisel yaklaşsa da bunları sosyoloji, antropoloji, biyoloji gibi temel toplumsal bilimlere dayanarak yapmıştır. Çoğu çevrenin ortak görüşüne göre Veblen, iktisatçı olmaktan çok sosyologtur.

Kapiltalist sisteme getirdiği eleştirileriyle Karl Marx'la parelel ilerlediğini söyleyebiliriz. Ama tamamen aynı demek yanlış olur. Neoklasik iktisat çevrelerince kullanılan fizik, matematik gibi bilimlerin aksine insanın tekdüze olmadığını savunmuş ve sosyolojik, psikolojik yönleriyle tüketici davranışlarını incelemiştir. Bu sayede diyebiliriz ki Veblen, toplumbilimcidir.

Kurumsal iktisadın kurucularındandır. Ekonomik sorunları sisteme değil, kurumlara yüklemiştir. Özellikle eleştirilerinde şirketleri ele alır. Barındırdıkları kar dürtürüleri yüzünden işçiyi sörmüren şirketler, farkında olmadan bireyleri fakirleştirmekte, daha fazla kar elde etmek için ürün fiyatlarını yükseltmekte ve satın alma gücünü düşürmektedir. Zamanla ilerleyen bu süreç ekonomik sorunları beraberinde getirecektir. ABD'de 19. ve 20.yy ortalarına kadar toplumbilim anlamında Avrupa bakış açısı hakimdi. Veblen'in getirdiği kurumsal iktisadi eleştiriler, ABD'nin kendine özgü iktisadi perspekfit oluşmasını sağlamıştır. Bu bakımdan Veblen, ABD toplumunca sevilmiş ve itibar görmüştür.

En önemli eseri diyebileceğimiz "Aylak Sınıfların Teorisi"nde gösterişçi tüketim konusuna el atmış ve aylak sınıf olarak aristokratları göstermiştir. Aristokrat sınıfın zenginliğini, işçiyi sömürmesi ya da miras yoluyla elde etmesine bağlayabiliriz. Tarihsel gelişime bakacak olursak, tarımsal üretimde ihtiyaç fazlası üretimin stoklanması, zamanla özel mülkiyet kavramını geliştirmiştir. Özel mülkiyetin fazla olması da toplumsal statüyü o kadar arttırmıştır. Zamanla daha fazla özel mülkiyet elde edinim ihtiyacı doğmuştur.

Tüketici açısından tüketim teorisine mikro bazda bakmak, daha fazla persektif elde etmemizi sağlar. Gösterişçi tüketim teorisine bakacak olursak, fiyat ve talebin doğru yönlü olduğunu görürüz. Yani, fiyatı artan bir mala talep de aynı yönde artırıyorsa, o mal gösteriş için alınıyordur. Bunun açıklamasını Veblen şöyle yapmıştır. Zengin zümre, sosyal statüsünü korumak, alt takabaya onlardan olmadığını kanıtlamak için fiyatı yükselen mala rağbet eder ve ihtiyaç dışı ürün alır. Bu tüketim gereksiz ve israftır. Orta zümre de sosyal statüsünü korumak için bu tüketime yönelir ve üst tabakaya özenerek hareket eder.

Veblen, iki denge arasındaki süreci de incelemiştir. Basit tabiri ile açıklayacak olursak, denge noktasının bozulmasından dolayı değişen dengenin tekrar ilk noktaya geldiğinde ekonomistlerce yorumu tekrar aynı hale gelmesiyken, Veblen'e göre bu yanlıştır. Görünürde tekrar aynı denge noktasına gelinse bile birey artık tecrübe edinmiş ve verim kazanmıştır. İlk haliyle son halinin aynı olması beklenemez. Bundan sonraki ekonomik olaylarda daha farklı davranacaktır.

Ülkemizde Tarım

Ülke toplumu olarak kırsal hayata yabancı değiliz. Hemen her kesimden bir şeyler söyleyen yorum yapan çıkar. Gerek sosyal medyadan duyduğumuz okuduklarımız, gerekse büyüklerimizin yanına köye gitmemizden olsa gerek hep içimizde bir yerlerde kırsal hayat yaşatıyoruz.
Fizyokratların tarım ekonomisini ele almalarından önce tarım çok da önemsenen bir ekonomik dal değildi. İnsanların geçim kaynağını oluşturup, ritüel bir ticaret pozisyonundaydı. Malthus’un öne sürdüğü nüfus teoremi ile birlikte geometrik artan nüfusu, aritmetik artan gıda sektörü besleyemezdi. O zaman çürütülmesine karşın, günümüz modern çağında bu teori aslında kendini kanıtlamış görünüyor. Buna en iyi delil gdolu ürünlerin ortaya çıkmasıdır. Normal şartlarda üretilen tarım ürünleri maalesef ki dünya nüfusunu beslemeye yetmiyor. Verimlilik artışı, inovasyon, sürdürebilir kalkınma gibi kavramlar yeni dünya düzeninde daha yaşanabilir ve olanı en iyi şekilde kullanmamıza yardımcı olmak için ortaya atılmış ve geliştirilmiştir.
Osmanlı imparatorluğu sanayileşme süreci yaşayamadı. Buna karşın tarımda da tam anlamıyla başarı elde edemedik. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde sanayileşme atılımları yapılmış, tarımda istihdam edilen oran düşmüş, lakin tarımın ülke ekonomisine katkısı hep ön planda olmuştur.
Tarımla yakından uğraşan arkadaşımla bu konu üzerine tartıştık. Kendisi konunun içinde, yaşayan olduğu için bu kesimin duygu ve düşüncelerini daha iyi aktarabildi.
Öncelikle çiftçi kesimi derdini anlatamıyor. Özellikle memur ve işçiye göre çiftçi gerçekten susuyor. Hakkını arayamıyor. Aza tama ediyor denebilir. Çiftçi kesimi ülkemizde ticaretten çok şükürcü bir yapıya sahip. O yılki hasadın ziyan olmadan eline geçmesi, maliyeti karşılaması çiftçi için aslında yeterli bir sebep. Şehir insanına göre lüks yaşama, daha fazlasına daha iyisine sahip olma gibi bir düşünce yok. Örümcek ağı teorisinden hareketle tarım ürünlerinde dalgalı bir seyir izlenmekte. Çiftçinin eğer stokta ürünü yoksa garantisi de yoktur. Hakkını arayacağı bir sendikası da olmayınca inisiyatif tamamen devlete kalmaktadır.
Ülkemiz kendi tohumun üretemiyor. İthal tohumdan elde edilen mahsulden iki ya da üç yıl aldıktan sonra artık ürün vermiyor. Diğer yıllar da zaten verimi düşüyor. Geçmişten süregelen ata toprağı olarak adlandırıp saklanan tohumlar dışında maalesef ki ülkemiz toprakları ithal tohumlarla zehirlenmektedir. Doğallık çizgimizi kaybediyoruz. Verimi arttıran kimyasallar yüzünden doğal ürünler git gide azalıyor.
Tüketimde bisküvi patates cips gibi ürünler önemli bir yer teşkil ediyor market reyonlarında. Hiç bitmeyecekmiş sonsuzmuş gibi alışveriş yapıyoruz. Peki bunların üretimlerini ne derece biliyoruz ve ona göre tutarlı tüketim yapıyoruz. İç Anadolu bölgesinde cips üretmek için gereken patatesi almak için topraktan 4-5 katı mahsul alınıyor. Ve yıl geçtikte toprak zehirleniyor, ömrü tükeniyor. Çöpe giden ekmek sayısı ise dudak uçuklatıyor. Örneğin sadece ekmek israfını önlemek için gereğinden fazla almamak ve çöpe atmayarak yılda 3,2 milyar TL ülke ekonomimizde kalıyor.
Kırsal kesimde refah düşüklüğü de yaşanıyor. Kırsaldaki genç nüfus şehir olanaklarından istifade etmek için kente göç ediyor. Bunun birçok sebebi var elbette. Bunlardan biri düzenli gelir ihtiyacı. İnsanlar önünü görmedikleri işe girmek istemiyorlar. Çiftçi ise her yıl bununla yüzleşmek durumunda kalıyor. Kuraklık don vs gibi bir sebep o yılki ürünü telef edip çiftçiyi borçla baş başa bırakabilir. Şartlar böyle iken kırsaldaki genç nüfusun düzenli gelire sahip aylıklı bir işte çalışma isteğini haksız bulmamak gerek.
Verimli tarım topraklarına sahip olmamıza rağmen teknolojik gelişimimizi sağlayamadığımız için bir kamyon buğday, bir çanta dolusu ithal cep telefonu karşısında ikame olabiliyor. Tarımda başarıyı elde edememişken hizmette sanayide büyüme kalkışıyor ve üç sektörde de standartları yakalamakta zorlanıyoruz. Öncelikle ülkemiz tarıma ekonomisine ağırlık vermeli. Tarım lokomotif sektör olmalı ki sanayiyi itici güç olsun. En basitinden yerli üretilebilecek pulluk traktör ekim aleti gibi ürünler yerli sanayiyi teşvik edecek ve ülke paramızın dışarı çıkmasını önleyecektir.
Tarımda işgücü ihtiyacı da gün geçtikçe artıyor. Yukarıda saydığım sebeplerden ötürü kırsal çalışacak eleman ihtiyacı son yıllarda yaşanan mülteci akınıyla beraber geçici çözülüyor. Kırsaldaki eleman ihtiyacı özellikle güneydoğu bölgesinde Suriyeli mülteciler yoluyla kapatılıyor.
“Çiftçi, para kazandığı sürece işçi alır.”
Ülkemiz tarıma ciddi destekler sağlamaktadır. Somut rakamlarla bu konuyu açacak olursak ;
Buğday ekim makinasının satış fiyatının 9.000 TL olduğunu varsayalım. Belirli dönüm sahibi olma şartını sağlıyorsan %40 hibe alıyorsun. İş buraya kadar iyi. Ama bundan sonra bozulmalar mevcut. Çiftçinin hibe aldığını bilen bayide makine fiyatları yüksek. Desteksiz uygulanan fiyattan alsa devletin parası hazinede kalacak. Bayi hibeden kendine de pay çıkararak fiyatları yükseltmekte. Desteksiz zaten makine almak ortalama çiftçi için çok zor.
Bunun dışında gübrede KDV kalktı. Kalktı fakat tavan fiyat uygulaması yapılmadığı için aradaki fark da çiftçiye yansımadı. Bu işten de aracı kurumlar kar etti. Alışmışlıktan dolayı çiftçi de gübre fiyatlarını sorgulamıyor.
Enflasyon, destekteki artıştan yüksek oluyor. Destekleme enflasyonu karşılayamadığı için piyasa koşullarında erimiş oluyor. Ayrıca çiftçiyi kredi almaya iten sebepler araştırılmalı. Krediyle ekim yapan çiftçi hasat zamanı krediyi ödediğinde tekrar nakit sıkıntısı çekmektedir. Bu sistem çiftçimizi krediye bağımlı hale getiriyor. Stok yapılamadığı için güvence de kalmıyor. Tasarruf özendirilmeli ve ülkemizin bel kemiği tarım sektörüyle uğraşanlar krediler altında ezilmemeli.
Toprak toplulaştırması
Asıl amaç, üretimde atıl kalan kısmı üretime kazandırmak. Arazinin geometrik şeklini düzenleyerek dönüm başı değişken maliyeti minimize etmektir.
Bu durum küçük çiftçiyi piyasadan silebilir. Uzun vadede tarımda tekelleşme görülmesi uzak değil. Büyük toprak sahiplerinin belirmesine sebep olabilecek bir uygulama olduğundan denetimi arttırılmalı.
Ülkemizde sulama koşulları çoğu coğrafyamızda yanlış bir şekilde yapılmaktadır. Aşırı gübre ilaç, anız yakımı gibi sebepler toprağın ömrünü kısaltmaktadır. Uzun vadede toprağın çölleşmesine neden oluyoruz. Anız yakımına cezai yaptırım yeterli olmamaktadır. Bunun yerine çiftçiye, bir dönüm anız temizleme maliyeti olarak mazot desteği sağlasa, yani daha kısa ifadeyle anızını koruyan çiftçiye daha fazla para verilse, çiftçi cezai yaptırım yerine bu sistemi benimseyebilir ve toprağı öldürmekten vazgeçebilir.
Ülke hepimizin. Toprak sadece bizim değil, bizden sonraki de neslin gıda kaynağı olacak. Toprağa zarar vermeden ihtiyacımız kadarını tüketmeliyiz. Verimli ovalara fabrika kurmaktan, şehirleşmeye açmaktan vazgeçmeliyiz. Toprağı zehirleyen kimyasallar yerine yerli teknolojik tarıma ağırlık vermeli, bu konuda ar-ge faaliyetlerini arttırmalıyız. Tarım ülkemiz için kalkınmada itici sektördür.
Bu yazıyı yazmamda bana yardımcı olan değerli dostum Kubilay Kızıltuğ’a teşekkür ediyorum.