28 Mart 2018 Çarşamba

İktisat Eğitimi ve Sonrasında Karşılaşılan Sorunlar

İktisat, Arapça kökenli olup "iktisad" dan günümüzdeki halini almıştır. Türk Dil Kurumu'na göre iktisat, ekonomi tutum anlamındadır. Günümüzde verileni iktisat eğitimi tamamen ekonomi üzerinedir ve dünyada eşdeğer bölümü ekonomidir. 
Türkiye'de verilen iktisat eğitimi Avrupa ve ABD ile kıyaslayınca yetersiz düzeyde kalmaktadır. Osmanlı Devletinin Tanzimat sonrası verilen iktisat eğitimine kadar bile gitsek bu düzey yetersiz kalmaktadır. Osmanlı'nın yıkılışındaki önemli sebeplerden biri hatta en büyüğü bile diyebiliriz; ekonomidir. Alanında uzman kişiler adıyla yetiştirmeler yapsak da ne yazık ki yeterli düzeye gelememekteyiz. Türkiye Cumhuriyeti tarihini incelediğimizde genel olarak enflasyon-faiz problemleriyle uğraşmanın yanında kalkınma, büyüme gibi ekonomik evrelerde de potansiyelimizin altında kaldığımız aşikardır. 

Varlık vergisi, fiyat şokları, dışa bağımlılık, yüksek enflasyon-faiz, bankerlik, kartel, tekel, muhasebede aldatma, vergi kaçırma,  üniversite eğiminin piyasada işe yaramaması vs. Toplumumuzun bir kısmını eskiden bir kısmını günümüzde yaşadığı bu sorunların kökeninde ekonomi eğitiminin yetersizliği yatmaktadır. Ekonomide başarılı olmuş kişilere bakarsak ağırlıkla yurt dışında eğitim almışlardır. Üniversite ders müfredatları günümüz piyasalarına entegre olmakta yavaş kalmaktadırlar. Öyle hale geldik ki iktisat mezunlarının çokluğu piyasada bolluğa sebep oldu ve iktisat mezunları polislik yolunu seçmeye başladı. Bunun yanı sıra KPSS varlığı, öğrencilerde "garanti meslek" kalıbına uymaktadır. Vizyonu geniş bir öğrenci bile işsizlik korkusuyla bu yolu seçip potansiyelini gerçekleştirmekten vazgeçebilmektedir. 

İktisat okuyan öğrenci, ekonomi başta olmak üzere, hukuk, matematik, idari yönetim gibi alanlar üzerine ders almaktadır. Gerekli kalifikasyonları elde eden öğrenci mezun olmaya hak kazanır ve diploma elde eder. Öğrenci, aldığı eğitimin körelmemesi için sürekli piyasa takibi yapmalı iken memurluk ya da bankacılık sınavlarına hazırlanma yolunu seçiyor. Kişisel fikrim, her bölümün yapacağı iş belirli olmalıdır. İktisat, yelpazesi geniş bir alan ve mezun olanlarda bile meslek seçimi belirlenmemiş olabiliyor. Temel dersleri alan öğrenci piyasaya atıldığında aslında hiçbir şey bilmediğini anlıyor. İktisat derslerinde gördüğü ile, kredi kartı satmak arasında dağlar kadar fark olduğunu anladığında iş işten geçiyor. Halbuki bankacılık okuyan öğrenci bankacılık alanında çalışmayı çoktan seçmiş demektedir. Alınması gereken öğrenci bankacılık okuyandır. İktisat, bilim dalıdır. 

İktisat konusunda, özel sektörün aradığı eleman aslında iktisat mezunundan çok lisans diplomasıdır. Ki günümüzde fen-edebiyat mezunlarının da alternatif olarak belirlenmesi bunu kanıtlamıştır. İktisadi ve İdari Bilimler, İktisat, Siyasal Bilimler, Hukuk Fakülteleri bir çok alımda aynı küme içerisine konuyor. Bölümlerin dersler her ne kadar benzer olsa da uzmanlık alanları farklıdır. Alımdaki kümenin kapsama alanı bize gösteriyor ki, bölüm uzmanlığı o kadar da önemli değil. Bölüm uzmanlığının en çok dikkat edildiği yer, akademik kariyer basamaklarıdır. Alanında uzmanlaşmanın gerektiği akademik ortamda bu gayet olağan ve yerinde davranıştır. Fakat eğitim sistemimizden çıkan bireyin akademik kariyerde kendisini geliştirmesi ne kadar mümkün olur bu da ayrı bir tartışma konusudur. 

Günümüz sisteminde iktisat mezunu genel olarak KPSS ile memurluk yolunu düşünmekte, bunu özel sektör takip ederken az bir kısmı da girişimciliğe yönelmektedir. Akademik kariyer ise özellikle bir kısım erkek adaylar için askerliğe gitme süresini uzatma yolu olarak tercih edilmektedir. Dört sene ekonomi dersi alan öğrenci bunları kullanacağı alan bulamıyorsa veya iş yerinde hiç kullanmıyorsa müfredata göz atmakta yarar var. Bir kaç sayılı üniversite dışında -ki onların barındırdığı bir kısım akademisyenler özel sektör içinde de bulunur- piyasaya yararlı mezun aktaran yok denecek azdır. Yerinde saymak da geri kalmaktır. Önemli olan sürekli ileriye gitmek ve mevcut durumun üstüne bir şeyler katmaktır. 

23 Mart 2018 Cuma

İşgücü İstatistik Değerlendirmesi, 2017

Resim yazısı ekle
Bugün yayınlanan Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2017 işsizlik verilerine göre Türkiye'de işsizlik oranı %10,9 olmuştur. 

Aşağıdaki tabloya baktığımızda işsizliğin 2016 yılına kıyasla arttığını görüyoruz. Bir yıllık dönemde işgücü sayısında artış olsa da oranlama düşük kalmıştır. İşgücü sayısı, 30,5 milyon iken 31,6 milyona çıkmıştır. İstihdam sayısı, tarımda 5,3 milyondan 5,4 milyona, tarım dışında 21,9 milyondan 22,7 milyona çıkarak toplamda 27,2 milyondan 28,1 milyon olarak gerçekleşmiştir. İşsiz sayısı 3,3 milyondan 3,4 milyona çıkmıştır. Türkiye'de işgücüne katılım oranının cinsiyet dağılımına bakarsak erkeklerin payının %70 olduğunu görürüz. Kadınların iki katından da fazla bir oranı ifade etmektedir. Genç nüfusumuzla övünüyoruz. 15-24 yaş arası genç nüfusumuzun 2017 verileriyle %20,8'i işsizdir. Ne eğitimde ne istihdamda olanların oranı ise %24,2'dir. Her 100 gençten 24'ü ne okuyor ne çalışıyor. Burada da kadınların oranı yüksektir. Genç nüfus içinde her 100 kadından 34'ü ne okuyor ne çalışıyor. Erkeklerde bu sayı 14. 

Fiziksel altyapıları sağlamadan açılan üniversiteler genç nüfustaki işsizlik oranını azaltmış gibi gösterse de rakam yüksektir. Son yıllarda kamu personeli alımında görülen daralma gençleri ister istemez özel sektöre yönlendirmiş, özel sektör de doyma noktasına gelmiş hatta bu noktayı da aşarak eline büyük bir koz almıştır. Beyaz yaka olarak adlandırılan pozisyonlarda iş beğenmeme durumu oldukça azdır. Çünkü piyasada üniversite mezunu oldukça fazla insan var. Seçim şansı işveren lehinedir. Devlet, işgücünü iyileştirmek için İŞKUR ile politikalar uygulamaya başlamıştır. Rakamlara göre zafiyet söz konusudur. İŞKUR'a ağırlıklı olarak KOBİ sahipleri ilan vermektedir. Bu işletmeler de üniversite mezunundan çok vasıfsız eleman ihtiyacı içindedirler. 

Eğitim ve istihdamda yer almayan genç nüfusun potansiyelini köretlmeden yol göstermek gerekiyor. 

Kaynak:

Veriler TÜİK sitesinden alınmıştır. 

19 Mart 2018 Pazartesi

Çiftlik Bank ve Finansal Okuryazarlık

Sermaye piyasalarının kurulduğu günden beri spekülasyon amacıyla insanlar para talep etmeyi sevmiştir. Bu kültür islam toplumlarına batıya kıyasla çok sonra gelmiştir. Spekülasyonla para elde etme hedefini kısaca açıklamak gerekirse; yorulmadan, çalışmadan fiyat dalgalanmalarından kazanç sağlamak diyebiliriz. 

Ülkemizde meydana gelen "Çiftlik Bank" olayı binlerce insanı mağdur ederken kafalarda soru işaretleri de yaratmıştır." Bunca insanın bu yolu seçmesindeki neden ne olabilir ?" diye soracak olursak cevap oldukça basit aslında; "kolay yoldan para kazanmak". Bilgisayar üzerinden sadece belirli saatlerde sisteme giriş yaparak oyalanıp para yatırarak yüksek kazanç beklentisine girmek büyük bir risk olmasının yanında Türk kültürü açısından da etik değildir. Mağdurlar ortaya çıktıkça "biz nasıl bir toplum olduk" vurgusu yapılır oldu. Komşusuna üç haneli rakamlarla borç vermeye çekinen insan 5-6 haneli rakamlı parasını sisteme yatırıp mağdurum diyebiliyor. 

Ülkemizde sermaye piyasaları ile ilgilenen Sermaye Piyasası Kurulu'nun (SPK) kısaca temel amaçlarına göz atalım.

Sermaye Piyasası Kurulu'nun temel amaçları şunlardır:

- Sermaye piyasalarının ve kurumlarının işleyiş kurallarını belirlemek,
- Piyasadan fon kullanan şirketlerin belli kurallara uygun olarak en iyi şekilde yararlanmalarını sağlamak,
- Sermaye piyasasına yatırım yapan tasarruf sahiplerinin hak ve yararlarını korumak,
- Piyasaların adil ve etkin çalışmasını sağlamaktır.

Dünya üzerinde ticaret yapıp da sağlayacağı getiriyi kesin gibi gösterip para toplama gayretine düşen işletme/şahıs dolandırıcıdır. Bu konuda faiz getirisini ayrı tutuyorum. Yetkili kurumlarca yapılan açıklamalarda tasarruf sahiplerinin dikkatli olması söylenmişti. Çiftlik Bank'a yatırım yapanlar da kendilerini çekemeyen kişilerin sözleri diyerek uyarıları kulak ardı etmişti. Göz göre göre patlayacak bir sistemi sonuna kadar savunmak finansal okuryazarlığı tekrar gündeme getirmiştir. Bütçe, bilanço tablolarını incelemeden, yönetim yapısı, şirket bilgileri gibi konularda bilmeden sermaye piyasasına girmemeye özen gösterin. Vatandaş, elindeki mal varlığını nakde çevirmenin yanında kredi de çekerek sistemden daha fazla para kazanma hırsına girmiştir. Bu olay bize göstermektedir ki mesele sadece ekonomiyi ilgilendirmiyor. Sahip olduğumuz değerleri de yitirmişiz. Toplum içerisinde normal gibi gözüken insanlar bu gibi olaylarla gündeme gelmektedir. Yetinmiyoruz, doymuyoruz, şükretmiyoruz. Olaya kısaca dini boyuttan bakalım. 

"Resûlüllah (s.a.s.): Dinar ve dirhemin kullarına lânet edilmiştir. buyurarak (Tirmizî, Zühd, 4), servetlerindüşen zekâtı, sadakayı ödemeyenleri, para kazanma yolunda Çalışmak da ibadettir. gibi boş avunmalar ve aldatmacalarla namaz, oruç, zekât gibi vazifelerini ihmal edenleri, daha çok servet için haramâhelâl tefrîk etmeyenleri uyarmıştır.
Resûlüllah’a göre, bu suretle, hırsla elde edilecek servetle zengin olunmaz, gerçek zenginlik kalp zenginliği, gönül zenginliğidir: Zenginlik mal çokluğu ile değil, kalp zenginliği iledir. (Müslim, 120; Tirmizî, Zühd, 40)"
Mecelle'ye göre hayvan satışlarında kar haddi %10, ticaret mallarında %5'tir. 
Çiftlik Bank, %25 kar haddi vaat etmişti. Dini kullanarak para toplayıp yüksek kar payı dağıtacağını söylemek İslam dinine aykırıdır. Olay her yönden mantıksızdır. Toplumumuza finansal okuryazarlık eğitimi geçiştirilmeden en temelden verilmelidir. Ülke ekonomisinde 1 kuruş tasarruf ziyan edilmemelidir. 

Üniversite Öğrencilerinin Kredi Kartı ile İmtihanı



Ülkemiz bankacılık sektöründe rekabet giderek artmaktadır. Her şehirde üniversite kurulması da banka için potansiyel müşteri alanı oluşturmaktadır. Öğrenci, ailesinin yanında okumuyorsa paraya daha sıkı tutunmak zorunda kalıyor. Yeterli gelmediği noktada elden borç almak yerine kredi kartını seçiyor.  Ülkemizde artan kredi kartı sayısına aşağıdaki grafikten bakalım. 2017 sonu verilerine göre ülkemizdeki toplam kredi kartı sayısı 62.453.610'dur. 



Kaynak: BKM, 2012

Günümüzde kredi kartı kullanımı konusunda yapılan araştırmalar gösteriyor ki paraya olan talep azalmıştır. Eğitim seviyesi bakımından kredi kartını en çok kullanan üniversite mezunlarıdır. Kredi kartı kullanım amacına bakacak olursak, gıda, giyim ve temizlik malzemeleri ilk sıralarda yer alıyor. Bu da gösteriyor ki kredi kartı temel ihtiyaçların karşılanmasında kullanılmaktadır. Üniversite öğrencilerinin kredi kartını talep etmelerinde eğitim son sıralarda gelmektedir. Ülkemiz için yapılan bu araştırma büyük bir gerçeği bize göstermektedir. Kişiler, temel ihtiyaçlarını mevcut nakit varlıklarıyla karşılayamadıkları için kredi kartı ile borçlanma yoluna gitmektedirler. Temel ihtiyacını dahil karşılayamayan kişi sonraki ay kredi kartı borcunu ödeyip tekrar temel ihtiyaçlar için kredi kartını kullanacaktır. Bu da vatandaşı sonu gözükmeyen kısır döngüye sokmaktadır.

Kaynak: BKM, 2012

Kredi kartı ile erken yaşta tanışmak hele ki parasal özgürlüğü yoksa kişi için başta mutluluk vericidir. Satın almak isteyip de o an yanında nakit parası olmadığı zaman rahatça kredi kartını kullanır. Bankaların üniversitelere yaptıkları ziyaretler, açtıkları stantlar hep müşteri kazanmaya yöneliktir. Zorla verilmeyen kredi kartı için elbette bankalar suçlanamaz. Kişi harcamasını düzenli yaptığı takdirde faiz ödemek zorunda kalmaz. Ama ülkemizde ciddi bir finansal okuryazarlık problemi varken, üniversite öğrencisinden bütçesini idare etmesini beklemek de yanlış olur. 

Yurtlarda yer bulamayan öğrenci, arkadaşları ile eve çıktığı andan itibaren parasal yönden sıkışmaya başlıyor. Kredi kartı kullanımı zorunlu hale geliyor. Belki de mezun olup iş bulana kadar o borç altında kalıyor. Eğitimlerinin yanına öncelik sırası yapmaması gereken öğrenci, borçlu ise bunu düşünmeden edemiyor ve hayata karşı bakış açısı olumsuz oluyor.Odak noktasının dağılması onu derslerine çalışmayı engelliyor. Bir öğrencinin parasal durumunu düşünmeden okuması gerekiyor. Verim bu sayede sağlanır. 

16 Mart 2018 Cuma

Türkiye'de İnşaat Sektörü ve Hanehalkı

Çevre dostu evler
Türkiye'de inşaat sektörüyle ekonomik büyüme arasındaki ilişkiye fazla iyimser bakılıyor. Ekonomide büyüme ağırlıklı olarak sanayi sektörünün büyümesiyle olur. Burada da devreye yüksek teknolojili ürün girer. Katma değeri yüksek mal üretmek için de Ar-Ge faaliyetlerine ağırlık vererek reel sektörlerin paylarını arttırmak gerekiyor. İnşaat sektörü bu değerlemede öncelik değildir ve olmamalıdır. 

Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu yapısal değişimi inşaat sektöründeki büyüme ile gerçekleştiremeyiz. Evet konut açığı olduğu için sektör istikrarlı olarak büyüyor ama ihtiyaç kapanmıyor. Sebebi ise oldukça basit. Satın alım gücü yüksek olan tüketici ihtiyacını karşılamanın yanında yatırım için de konuta yöneliyor. Konut satış işlemlerinin 3/1 kadarı TCMB verilerine göre kredi ile gerçekleşmiştir. Kredi vadesinin 10 yıldan 20 yıla çıkarılması ödeme kolaylığı sağlamıştır ama borçluluk süresini iki katına çıkarmıştır. İhtiyaç sahipleri, yatırım için satın alanların rağbetleri yüzünden fiyatların yükselmesi sebebiyle değerinin çok üzerinde bir fiyata konut sahibi olmak zorunda kalıyor. Kimse bunun için suçlanamaz da konut almak için ayrılan paran üretim sürecine katılsa ülke ekonomisine çok daha faydalı olacaktır. 

Her ile üniversite sloganı ile büyük yatırımlar gerçekleştirildi. Üniversite kampüslerinin öğrenci-personel ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz kaldıkları birçok kere basına yansıdı. Bunların başında barınma sorunu geliyor. Fakültelerin açılmasıyla atılan adımların maalesef ki çoğu kere devamı gelmiyor. Memleketinden ayrılan üniversite öğrencisi okumaya geldiği ilde üniversite yurdunda yer bulamazsa özel sektörün eline düşüyor. Şüphesiz ki sanayinin olmadığı bir şehirde üniversite açmak yerel halka büyük nimettir. Üniversite, altyapısını sağlamadan daha çok bölüm açtıkça daha çok öğrenci şehre gelecek ve konut fiyatları da ayrı oranda yükselecektir. İnsanlarda yatırım için ev alma hevesinin oluşmasında üniversite öğrencisi büyük etkendir. Türk kültürünün yabancı olduğu 1+0, 1+1 tipi konutlar son yıllarda büyük rağbet görmektedir. İnşaat firmaları da ağırlıklı olarak üniversiteleri baz alarak yaptıkları bu evleri "garanti kiralık" gibi sloganlarla satmaktadırlar. 

Türkiye'nin beş büyük ilindeki konut satış rakamlarına bakalım.

İller
2013
2014
2015
2016
2017
Toplam
İstanbul
234789
225454
239767
232428
238383
1170821
Ankara
137773
131825
146537
144570
150561
711266
İzmir
72421
71779
77796
81316
84184
387496
Antalya
59478
62227
64396
60608
60273
306982
Bursa
40894
42437
50137
52436
56192
242096
Türkiye
1157190
1165381
1289320
1341453
1409314
6362658
Kaynak: TÜİK

Tabloya baktığımızda 2015 yılındaki satış rakamlarının artışı dikkat çekmektedir. Peki 2015 yılında ne ya da neler oldu da satışlar bu denli arttı ? Turkish Yatırım'ın "Konut Sektörü Değerlendirme" raporuna göre aşağıdaki unsurlar 2015 yılında artan konut satışlarını açıklıyor.

-Konut, yatırımcı ve hane halkı nezdinde enflasyondan korunma aracı olarak görmesi
-Konut sektörü temsilcileri Ortadoğu'da satış temsilcilikleri açması
-Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından verilen kira yardımı ve faiz desteği gibi teşvikler verilmesi
-2015 yılındaki seçimler nedeniyle siyasi iradenin istikrarı koruyacağı beklentisi
-Kentsel dönüşümün devam etmesi
-Yabancıların oturum izninin uzatılmasına dair kanun çıkarılması
-Faizdeki gevşeme beklentisi
-İran ambargosunun kalkması halinde Türk konut piyasasına oluşması beklenen ilgi

İstanbul'daki konut satış rakamlarının dalgalı seyir izlemesine rağmen ülke toplamında sürekli bir artış söz konusudur. Bu da konut satışlarında bölgesel etkilerin de söz sahibi olduğunu gösterir. 

Kentsel dönüşüm çalışmalarıyla Türkiye büyük bir şantiye sahasına dönmektedir. Bu dönüşümün olabildiğince denetimli şekilde, çevre dostu yapılarla gerçekleşmesi elzemdir. Meyve sebzelerin süpermarkette yetiştiğini zanneden çocuklarımız varken ev yapımı konusunda verimli araziyi kullanırken bir kez daha düşünmekte yarar var.


11 Mart 2018 Pazar

Ülkeler Arası Gelişmişlik Farklılıklarının Ortaya Çıkışı

Kölelik
Ülkeler arası gelişim
 farkı uzun yıllar tartışılan bir konudur. Avrupalı devletlerin sömürge kurarak üçüncü dünya ülkelerini fakirleştirdiği söylenir. Gelişmişlik farkını bu şekilde kestirip atmak zihnimizde soru işaretleri bırakacaktır.

Jared Diamond tarafından yazılan "Guns, Germs, and Steel" kitabı dilimize "Tüfek, Mikrop ve Çelik" olarak çevrilmiştir. Belgeseli de yapılmıştır. Kitap, "Amerika'yı neden Avrupalılar keşfetti ?" "Neden Amerikan yerlileri Avrupa'ya açılmadı ? " "Salgın hastalıklar fetih politikası olabilir mi ?" gibi sorulara yanıt aramaktadır. Tarihin güçlü medeniyetlerine ev sahipliği yapmış coğrafyalara günümüzde baktığımızda yerlerinde yeller estiğini görürüz. Mısır, İnka, Maya, Aztek, Sümer, Hitit, Magadha gibi krallık-imparatorluklar, kendi çağlarında otorite olmuş, yaşadıkları yerlerde günümüzde dahil yapılması güç eserlere ve buluşlara imza atmışlardır. Güney-Orta Amerika, günümüzde gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerin yer aldığı bir kıtadır. Oysa tarihte İnka, Maya ve Aztek gibi medeniyetlerin yaşadığı bir coğrafyaydı. İncelemeler yapıldığında iş bölümünün ve merkezi yönetimin geliştiği görülmektedir. Yeni dünyada zenginlik arayışı içinde olan İspanyollar birkaç yüz kişi ile İnka İmparatorluğu'nu yok ettiler. Yazarımıza göre İspanyollar tek gelmediler. Vücutlarında Avrasya toplumlarının bağışıklık kazandığı virüsler ve gelişmiş teknolojik aletlerden tüfek ve kılıç da vardı. Birkaç yüz kişiye karşı koyamayan imparatorluk, kısa sürede tarihe karışmıştı. İspanyollar imparatora bağlı olduklarını bildikleri halkı daha kolay kendilerine bağlamak ve emeklerini menfaatleri için kullanmak üzere imparatoru esir aldı. İmparator vasıtasıyla halkı kendi işleri için kullanıyorlardı. İnka hazinelerini de yağmalayan İspanyollar, altını külçe haline getirerek İspanya'ya taşıdı. Kimisi mikropla kimisi silahla olmak üzere İnka medeniyeti yok oluşa böylece sürüklendi. 19.yy'da devam eden sömürü düzeninde Avrupalılar olaya genetiksel fark olarak baktılar ve kendilerinin üstünlüğünü olağan göstererek Güney-Orta Amerika ve Afrika halklarını kandırdılar. Bu halklar da Avrupalıların gelişmişliğini genetiğin verdiği farka bağlayarak kendi sınıflarını benimsediler.

Avrupa teknolojide nasıl oldu da bu kadar ilerledi ? Sanayi devriminden öncesine baktığımızda Avrupa ve Asya'daki devletler Afrika ve Amerika'ya göre daha merkezi ve bütüncüldü. Tarım ilk olarak bereketli hilal diye de adlandırılan Mezopotamya'da başlamıştı. Tarımı öğrenen insanlar yerleşik hayata geçerek merkezi sistemin temellerini atmaya başlamışlardı. Yerleşik hayat beraberinde daha fazla insan, güvenlik için asker, yaşam için su ve komşu topluluklarla etkileşim demekti. Sık ormanlar ve dağlarla iç içe yaşayan İnka-Maya-Aztek medeniyetlerine kıyasla Asya'da kurulan medeniyetler şanslıydı. Bereketli ve düz topraklara sahipti. Medeniyetlerin nüfusu kalabalıktı ve bu da komşu ülkelerle etkileşimi beraberinde getirmişti. Doğu Akdeniz kıyılarında yapılan deniz ticareti medeniyetlere yeni bir boyut kazandırmıştı. Tarihi ileri sardığımızda görüyoruz ki Asya'ya kıyasla karanlık çağını yaşayan Avrupa'da da tarım alanları azdı ve veba gibi salgın hastalıklar nüfusu kırıyordu. Çin'e kaşifler gönderen, Kudüs'e haçlı seferleri düzenleyen Avrupalılar, Asya'nın üstünlüğünü kabul ederek onların icatlarını kullanmaya başladılar. Kendi kıtalarına getirdikleri araç-gereçleri kullanmaya başlamışlardı. Basit bir örnek vermek gerekirse, at üzerinde dengeli durmayı sağlayan üzengiyi Avrupa, 9.yy'da tanımıştır. İskitler, m.ö. 2.yy'da üzengiyi kullanıyorlardı. 

Roma imparatorluğu dağıldıktan sonra Avrupa'da uzun süre merkezi yönetimi güçlü devlet kurulamadı. İmparatorluğun dağılması kentleri zengin kişilerin ellerine bırakmıştı. Servetleri ile kaleler yapıp çevresine tarla, içine de barınma ve pazar için yer açan beyler feodalizmin temellerini atıyorlardı. Bu dönemden rönesansa kadar Avrupa'da siyasi istikrarsızlık ve kilise baskısı olacaktı. Karanlık çağda Avrupa'da bilim vardı fakat kilisenin tekelindeydi. Mabetlerin dışına çıkıldığında karamsarlık, sefalet ve cahillik uç boyutlardaydı. Haçlı seferleri ile zenginliklerini arttıran, kendi dindaşlarını soyan kilise, simya deneyleriyle elde edilen bilgi ve icatları Vatikan arşivinde saklamaktaydı. Bilimi halka yansıtmıyordu ve düşünmelerini istemiyordu. Düşünen insan sorgulardı. Kilise, tamamen kendisine bağımlı kişiler sayende yüzyıllarca zenginleşerek ayakta kaldı. Rönesans ve reform hareketleriyle Avrupa'da yenileşmeler görüldü. Bilime, sanata önem veren düşünürler, içlerinden idam edilenler olsa da emellerinden vazgeçmedi ve kilise ile mücadele ederek Avrupa'da büyük bir sıçrayış başlattı. Bu sıçrayış, Asya'nın gerilediği zamana tekabül ediyordu. Arap bilim insanlarının eserleri Avrupa dillerine çevriliyor, günümüze dek ayakta kalacak akademi ve üniversiteler kuruluyor, Antik Yunan düşünürlerinin eserlerine tekrar başvuruluyordu. 

Avrupa'da başlayan kapsamlı ve yapısal reform hareketlerine coğrafi keşiflerle beraber öğrenilen yeni ticaret yolları da eklenince zenginleşmenin önünde engel kalmadı. Sömürge kurmadan önce Avrupalı devletler, ticaret yollarıyla Osmanlı'dan aldıkları baharat, ipek, fildişi gibi değerli ürünleri aracısız almaya başlamıştı. 17. ve 18.yy'larda sömürgeler kurulmuş ve yayılmaya başlamıştı. Sömürgeye tabi olmayan bölgelerden -Kongo Krallılığı gibi- köle satın alınıyordu. İnsan ticareti öyle bir hal almıştı ki Afrika'daki merkezi krallıklar, kendi vatandaşlarından yakaladıklarını köle olarak satıp gelir elde ediyordu. Avrupalı tüccarların da işine gelen bu durum sayesinde zor kullanma olmadan para verip emeği satın alıyorlardı. Bazı bölgelerde ise Avrupalı tüccarlar, yerlilerden yakaladıklarını gemilere bindirip Avrupa'ya veya Amerika'ya çalışmak için götürüyorlardı. 

Amerika kıtasının güney ve orta bölümü İspanyol ve Portekizli denizciler tarafından kolonileştirilmişti. Değerli maden ve ürünlerin yer aldığı bu bölüm dışında İngiliz ve Fransız denizcilere kıtanın kuzeyi kalmıştı. Kuzey Amerika, güney ve orta gibi kolay sömürülecek halklarca yaşamıyordu. Tarım yoktu. Maden yönünden de güneye göre fakirdi. Buraya ayak basan İngilizler, ilk olarak askeri bölük ile gelmişler ve uzun süre mücadele ettikleri halde yerel halkı kolonileştirememişlerdir. Öyle ki, askerler zamanla hastalık ve açlıkla mücadeleye etmeye başlamışlardır.  Buranın gelişimini sağlayan etken, İngilizlerin sonradan kıtaya zanaatkar göndermeleriydi. Marangoz, fırıncı, rençper, inşaat ustası, aşçı, terzi, doktor gibi meslek sahiplerinin kıtaya yerleşmeleri değişimi de beraberinde getirdi. İngilizler kıtada gelişimi desteklerken sömürge yoluyla köleleri Kuzey Amerika'nın batısına getirerek zorla çalıştırıyordu. Güneyde İspanyol ve Portekizliler, köleleştirdikleri halktan zorla vergi toplayıp madenlerden elde edilen ürünü Avrupa'ya aktarıyordu. Altın gönderiminin artması İspanya'da yüksek enflasyon oranlarına neden olacaktı. 

Günümüzde Kuzey Amerika, dünya siyasetine yön verecek konuma gelmişken, Güney Amerika, açlık ve sefaletle mücadele etmektedir. ABD ve Meksika sınırını ayıran tek duvar vardır. Bir şehri ayıran iki duvar varken, duvarın ardındaki yerler arasındaki fark büyük bir uçurumdur. Daron Acemoğlu'^na göre bu farklılığın nedeni sömürücü ve kapsayıcı kurumlardır. Kuzey Amerika, kapsayıcı kurumları oluşturdu ve bu duruma geldi. Güney Amerika'da ise sömürücü kurumlar vardı. Sömürücü kurumların en büyük özelliği, yöneticinin yolsuzluk yapması, gücünü pekiştirmek için her türlü yola başvurması ve halkı daha ağır vergilerle ezerek kendisini zenginleştirmeye çalışmasıdır. Kapsayıcı kurumlar, hukuka büyük önem verir. Yazılı antlaşmalar vardır ve kurallara herkes riayet eder. Yönetici bilincindedir ki, halk zenginleşirse devlet de zenginleşir. Avustralya Yeni Zelanda, ABD başta koloni olsalar da günümüzde gelişmiş ülke sınıfında yer alırlar. Burada işin içine başka sorular da giriyor. Sömürülen ülkeler, kendi başlarına neden bırakılmadı ? Kendi başlarına bırakılsalardı günümüz teknolojik seviyesine gelebilirler miydi ? Sömürülen devletler neden kendilerini koruyamadı ? Neden sömürüldüler ? 

Soru sayısını daha da arttırmaktan tarihe daha farklı açılardan bakabiliriz. Jared Diamond'ın coğrafya farkı üzerinde durması, Daron Acemoğlu ve J. Robinson tarafından kaleme alınan Ulusların Düşüşü eserinde vurgu yapılan kurumcu görüş kafalarda soru işaretleri bıraksa da zihnimizde yeni yolları açtığı aşikar.

"Uyuyan milletler ya ölür, ya da köle olarak uyanır." Mustafa Kemal Atatürk. 

9 Mart 2018 Cuma

Tarımsal Üretimin Olmadığı Yerde Kazanılan Paranın Hükmü Var Mıdır ?

Teknolojinin gelişmesiyle insanlık tarihi geçmişte hayal edemeyeceği icatlara imza attı. Zaman ilerledikçe, olumlu yönde aşama kaydetti, ihmal edilse de bırakılmadı, dünyada tarım. Bu süreç içerisinde tarımsal faaliyetler ara ara ihmal edilse de vazgeçilmedi. Mezopotamya'da başlayan tarım faaliyetleri, Nil nehrinin beslediği Mısır'ın bereketli ovaları, haçlılar vasıtasıyla öğrenilen teknikler ve Avrupa'da gelişmeye başlayan tarımsal faaliyetler...

Sanayi devrimine kadar dünya'da tarım birincil ekonomik faaliyetti. Uluslararası ticarete konu mallar tarım ürünleriydi. 18. yy'da İngiltere'de başlayan sanayi devrimi ile büyük buharlı motorlardan elde edilen güç yeni dünya düzenine işaret etmekteydi. İplik dokumanın kolaylığı ve makinenin verdiği hız daha çok hammadde ve emek gücüne ihtiyacı doğurmuştu. İplik için gereken pamuk Britanya adasında yeterli olmayınca İngiltere koloni kurma yolunu seçti. Kolonilerle hem işçi elde ediyor hem de hammadde tedariki sağlıyordu. İngiltere'de piyasa, sermayedarlarca doyma noktasına ulaşınca bu kişiler Amerika Birleşik Devletleri. 'nin yolunu tuttu. Geniş ve sulak ovaları, bol ormanları, yerleşime müsait alanları, tonlarca rezerve sahip madenleriyle yeni kurulan A.B.D. sadece sermayedarlara değil, eski kıtadan iş tutturamamış yeni bir hayat peşinde koşan milyonlarca insana umut olmuştu. A.B.D.'nin kısa sürede zenginleşmesi patent başvurularına olan talep artışı, elektrik, petrol gibi yeni ekonomik faktörler elde edip kullanmaları, savaş coğrafyalarına olan uzaklığından kaynaklı olmuştur.

Sanayi sektörü büyüdükçe işçi talebi artış göstermiş ve şehir nüfuslarının göç alıp nüfusun buralarda yoğunlaşmasına neden olmuştu. Dünyada artık yeni bir kitle vardı, "işçiler". Eski köleliğe kıyasla özgürdüler. Her ne kadar iş saati bazı ülkelerde 15 saati geçse de köleliğe kıyasla hakları vardı. Sanayi devriminin ilk evresinde çocuk ve kadın işçilerin ücretleri yetişkin erkeğe göre düşüktü. Cinsiyete göre belirlenen ücret tarifeleri işgücü piyasasında ilk eşitliksizliğin temellerini atıyordu. Kırsal kesimde yaşayan nüfusun büyük bölümü de göç etme tercihinde bulunarak işçi olmak için şehirlere gidiyordu. 19.yy'da İngiltere, A.B.D., Almanya ve Fransa'da işçi nüfusu oldukça yüksekti. Şartlar günümüze kıyasla vasattı ve insanlık dışıydı. Karl Marx'ın da fikirlerinin olgunlaştığı evre olan bu yüzyılda insanlar artık hak aramaya başlamışlardı.

Çelik, elektrik gibi alanlarda gelişen sanayi faaliyetlerine biyoloji ve kimya alanındaki gelişmeler de eklenince işin içine tarımsal ürünlerin de işlenmesi girmişti. Artık yiyecek ve sağlık sektöründe kullanılan tarımsal ürünler sanayide de hammadde olarak kullanılacaktı. Hızlı sanayileşme beraberinde hızlı büyüyen şehirler getirmişti. Bu da çoğu sanayi şehrinde gecekondulaşmaya, çarpık kentleşmeye neden olacaktı.

20.yy'da dünya iki büyük savaş yaşayıp nüfusta durgunluk yaşansa da bu yüzyılda dünya nüfusu büyük bir artış göstermiştir.

Yıl
Nüfus (Milyon)
0
170
200
190
400
190
500
190
600
200
700
210
800
220
900
240
1000
265
1100
320
1200
360
1300
360
1400
350
1500
425
1550
480
1600
545
1650
545
1700
610
1750
720
1800
900
1850
1200
1875
1325
1900
1625
1925
2000
1950
2500
1975
3900
1999
6000
2000
6100
2017
7500
( Kaynak: http://worldhistorysite.com/populationi.html )

Nüfusun bu denli katlanarak büyümesi bilim adamlarını harekete geçirmiş, işin içine kazanç hırsı da eklenince GDO bulunmuştur. Bu kimyasal ile bitkilerin genetiği değiştirilerek verimlilik artışı hedeflenmiştir. İstenildiği gibi de olmuş ve mevsiminde yenebilecek bitkiler mevsim dışı da üretilmeye başlanmıştır. Başta iyi gibi gözüken bu uygulama zamanla insanları organik ürün arayışına iterek tarımsal ürünlerde çift fiyat sistemini oluşturmuştur: GDO'lu ve organik tarım ürünleri.

Ekonomide önemli yeri olan ve aynı zamanda papaz T. Robert Malthus, iktisat literatürüne nüfus teoremi ile önemli katkı yapmıştır. En sadece biçimiyle söylediği, "gıdanın aritmatik, nüfusun ise geometrik artacağı ve bu yüzden gelecekte yiyecek sıkıntısı baş gösterecek". İlerleyen süreç ekonomi çevresinde Malthus'u haksız çıkarttı ve dünyada kıtlık olmadı. Tabi bu antitez Afrika'da açlıktan ölenler için ne söylüyor ? Bunu ayrı değerlendirmek gerek.

Genel hatlarıyla tarımın ekonomideki rolü yer yer değişse de aslında oldukça hayati öneme sahiptir. Günümüz teknolojisiyle sermaye yoğun üretim yapan ülkelerde tekrardan tarıma yönelme vardır. Avrupa Birliği, bütçesinin %40'ını tarıma ayırarak dünya'ya bu işin ciddiyetini göstermiştir. Ülkeler, kendi vatandaşlarına yetecek tarımsal üretimi gerçekleştirmeden sanayiye ağırlık verdikçe iç piyasada tarımsal ürün azlığından doğan fiyat artışına engel olamayacaklardır. Bunu engellemek için dışarıdan ithal edilecek ürünlerin de maliyetleri ve ardından gelen dışa bağımlılık yerli üreticiyi de küstürebilir. Ülkeler, toprağın yapısını bozmadan üretimi desteklemelidir.

Türkiye, tarımsal üretim konusunda kendi potansiyelinin altındadır. Türkiye İhracatçılar Meclisi'nin 2017'da açıkladığı tarım raporu verilerinde tarımın ekonomiye katkısı 2000-2015 arasında ortalama %9'dur. Türkiye'nin dünya tarımsal katma değeri içerisindeki payı %1.7', Nijerya'da bu oran %3.4, Brezilya'da %3.2, Endonezya'da %3.5, ABD'de %6.7, Hindistan'da %9.7, Çin'de %28.3'dür. Gelişmekte olan ülkelerde 790 milyon kişi yetersiz beslenmektedir. Bu kategoride Hindistan birinci sırada iken onu Çin takip etmektedir. Türkiye'da arazi verimliliği 2000-2015 arasında %30 artarken, işgücü verimliliği %100 artmıştır (Kaynaklar: TÜİK (2016f ve h)’den yazarların hesaplamaları). Verilere göre tarım alanında net ihracatımız olumlu değerde olsa da fiyatların yüksekliği araştırılmaya değer bir konudur.

Dünyada sermaye yoğun üretim yapan ülkelerin büyük bölümü, tarımsal alanda geri kalmamışlardır. Tarım sektöründen sonra sanayiyi ve sonrasında hizmet sektörünü geliştirmişlerdir. Her ne kadar zengin olsa da bir ülke tarımsal ürüne ihtiyaç duyar. Ürünü elinde bulunduran fiyat avantajına sahiptir. Tarımsal alanda dışa bağımlı olmayan ülkeler, gelişimlerini elbet tamamlayacaklardır. Çağımızda hizmet sektörü ve beyaz yaka dediğimiz pozisyonlar özendirilse de bilinmelidir ki tarımsal ürünlere her zaman muhtacız. Özellikle genç kesimin tarıma özendirilmesi gerekmektedir.

Atatürk'ün dediği gibi "Toprak o kadar cömert ki, dökülen bir damla alın terinin karşılığını verir."


*Resim, Union of Concerned Scientists sitesinden alınmıştır.