25 Mart 2017 Cumartesi

Avrupa Birliği Tarihsel Süreci ve Günümüz Siyasi-Ekonomik Konuları

Avrupa Birliğinin oluşumundaki temel etken iki büyük savaşın ardından bir daha kıt'ada savaşın yaşanmaması isteğindendir. Fransa ve Almaya arasında Ruhr havzasındaki kömür yatakları, iki dünya savaşının da temel çıkış noktasını oluşturur.  Silah yapımında büyük etken olan çelik, kömür sayesinde ısıtılarak silah yapımında kullanılıyordu. İkinci Dünya Savaşının ardından Fransa'nın başını çekmesiyle, Almanya, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg arasında Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu kurulmuştur. Bunun öncesinde Benelüks ülkeleri olarak adlandırılan Belçika-Hollanda-Lüksemburg aralarında anlaşma yaparak bir nevi tarihte olduğu gibi Birleşik Eyaletleri canlandırmışlardır. (Danimarka’yı tenzih ediyorum).

Siyasi etkiler, beraberinde ekonomik birleşmeyi de sağlamış böylece Avrupa devletleri arasında dayanışma başlamıştır. Sovyet tehdidi, Avrupa, özellikle Batı ve Orta Avrupa ülkelerini birbirine yakınlaştırmıştır. A.B.D., bu süreçte Marshall Planı ile Avrupa’da uydu devletler oluşturarak, himayeci konumda faaliyet sergilemiştir. Federal Almanya'nın kalkınmasında birincil rol oynamıştır.
1979 yılında Avrupa Parasal Sistemince “ECU” oluşturulmuştur. Hesap birimi olarak kullanılan bu kaydi para birimi, gerçek bir para değildi. Halk arasında kullanılmasa da devletler arası finansal sistemlerde ve sisteme üye devletlerin üçüncü bir ülkeyle ticaretinde kullanılan bir göstergeydi. Mevcut 9 Avrupa Ekonomik Topluluğu ülkesinin ulusal paralarının sabit tutarlarınca toplamıydı. 1991 Maastricht Kriterlerine az kala ulusal paraların ECU sepetindeki ağırlığına bakacak olursak;

Ulusal Para
Ulusal Paraların Belirli Sabit Miktarları
1989 Tarihli Ağırlıklar (%)
Alman Markı
0,6242
30,1
İngiliz Sterlini
0,087
13,0
Fransız Frangı
1,332
19,0
İtalyan Lireti
151,8
10,2
Hollanda Florini
0,21
9,4
Belçika Frangı
3,301
7,6
Lüksemburg Frangı
0,13
0,3
Danimarka Kronu
0,19
2,5
İrlanda Lirası
0,008
1,1
Yunan Drahmisi
1,44
0,8
İspanyol Pesatası
6,88
5,3
Portekiz Esküdosu
1,39
0,8


100
Kaynak: Avrupa Para Birliği Hedefi ve ECU’nün Kullanımının Yaygınlaşmasının Dünya Para Sistemi Üzerindeki Etkileri, Ayşe Ilgan Necipoğlu, 1993

1991 Maastricht Anlaşması ile topluluğun ekonomik kriterleri belirlenmiştir. Kendi aralarında birleşmeyi, dayanışmayı içeren topluluk zamanla küresel etki doğuracak güce dönüşmüştür. Anlaşmanın ekonomik kriterlerine bakacak olursak;

Enflasyon = Topluluğun yıllık en iyi performans gösteren ilk üç ülke oranlarının ortalaması alınacak, sapma da 1,5 olacak. Örnek vermek gerekirse, ortalama %3 enflasyon oranı yakalanmışsa, topluluğa alınacak ülkenin enflasyon oranı en fazla %4,5 en az %1,5 olmalıdır.

Faiz = Topluluğun yıllık en iyi performans gösteren ilk üç ülke oranlarının ortalaması alınacak, sapma da 2 olacak. Aynı örnek üzerinden gidecek olursak %3 olan faiz oranı, en fazla %5, en az %1 olmalıdır.

Bütçe açığı = Üsttekilerle aynı olmak üzere, bütçe açığının gayri safi yurt içi hasıla içerisindeki payı en fazla %3 olmalıdır.

Devlet Borçları = Üsttekilerle aynı olmak üzere, devlet borçlarının gayri safi yurt içi hasıla içerisindeki payı en fazla %60 olmalıdır.

Döviz Kurları=Son iki yıl itibariyle ülke parası devalüe edilmemiş olmalı, en fazla %15’lik kur dalgalanması göstermiş olmalıdır.

Görüldüğü üzere, Avrupa Birliği parasal ve mali disipline önem vermiş hem topluluk içi hem de topluluğa üye olmak isteyen ülkelere kriter getirmiştir. Bunların gerçekleşmesi için de üye ülkelere yapısal fonlar vermiştir. Özellikle SSCB’nin dağılarak Doğu Avrupa ülkelerinin Avrupa Birliği’ne apar topar alınması, Doğu Almanya'nın Federal Almanya ile birleşmesi, Topluluğa ciddi yük getirmiştir. Günümüzde bile hala bu etkiler gözlenmekte, yapısal fonlardan birçok ülke -Yunanistan gibi- yararlanmakta fakat gözle görülür mali disiplin sağlayamamaktadır.

Türkiye, son yıllar itibariyle bu kriterleri büyük oranda karşılamışken ve çoğu Avrupa ülkesine göre iyi performans göstermesine rağmen aday ülke statüsünden öteye geçmemiştir. Bu noktada Avrupa'nın çifte standart gösterdiği gayet açıktır.

Avrupa Birliği, yapısı gereği önce Avrupalı, sonra ulusal kimlik kazandırmayı amaçlar. Birlik kurucuları, Avrupalı vatandaşlardan “Avrupalıyım” demelerini isterken, durum pek de öyle değildir. Avrupa halkları arasında yükselen bir milliyetçi tavır söz konusudur. Batı Avrupa milletleri, Doğru Avrupalı olanları istemezken, Batı da kendi içerisinde çözülmeye gitmektedir. Topluluğa girmesi sancılı olan İngiltere, Brexit kararı ile dünyayı şoka uğratmış AB'yi yeni tedbirler aldırmak zorunda bırakmıştır.

Siyasi olumsuzluklar baş gösterse de Avrupa, dünyada en büyük ticaret hacminin döndüğü bölgedir. Dünyanın en fazla ihracat yapan bölgesiyken, 2. İthalatçı durumundadır. Ürettiği katma değeri yüksek mallar sayesinde ekonomi piyasasında söz sahibidir. Gümrük Birliği Anlaşması ekonomisine ciddi katkı yapmaktadır. Gümrük Birliği konusuna burada değinmeyip ayrı başlıkta ayrıntılı olarak ele alacağım.


Topluluk, her ne kadar sancılı süreçler sergilese de dağılmayacağı kanaatindeyim. Başı çeken Almanya ve Fransa, topluluğun dağılmaması için ciddi çaba sarf etmekte, yardım fonlarının ağzını açmada bonkör davranmaktadırlar. Yunanistan'ın iflasını kredilerle kapatma çabaları buna en güzel örnektir. 

22 Mart 2017 Çarşamba

2017 Şubat Verileriyle Türkiye'nin Ekonomik Görünümü

Türkiye Ekonomik Görünüm
Geçtiğimiz hafta (16 Mart)’ta Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Para Politikası Kurulu (PPK), gecelik faiz oranlarını yükseltti.
Gecelik faiz oranının üst limiti (fonlama), %9,25, alt limiti(borçlanma) %7,25 olmuştur.
1 hafta vadeli repo ihale faizi %8’de sabit kaldı.
Geç likidite faiz oranları borç alma için %0, borç verme için %11’den %11,75e yükselmiştir.
Faiz koridoru, Merkez Bankası’nın ticari bankalar aracılığı ile piyasaya direkt politika uygulamasını sağlar.
Ülkemizde iç talep geçen yıla oranla oldukça düştü. Aşağıda enflasyon oranlarına bakarak daha ayrıntılı yoruma inelim.
Yurtiçi Üretici Fiyat Endeksi
2014/02
2015/02
2016/02
2017/02
1,38
1,20
-0,20
3,98

Tüketici Fiyat Endeksi
2014/02
2015/02
2016/02
2017/02
0,43
0,71
-0,02
0,81

Yukarıdaki veriler gösteriyor ki, üretici için enflasyon söz konusudur. Yani üreticinin maliyetlerinde artış olmuştur. Tüketici kesiminde fiyatlar yükselmiştir. T.C.M.B. da enflasyonla mücadele için faiz oranlarında artışa gitmiştir. Gereken adım evet doğrudur fakat ekonomiye para ya da maliye politikası ile müdahale etmek geçicidir. Bir zamana kadar fayda verdikten sonra artık etki etmez. Geçmiş yılki krizlerimize bakarak bunun sonuçlarını görebiliriz.
“Enflasyonun tetiklenmesinin ivme kazanması bekleniyor. Bu yüzden önümüzdeki günlerde parasal sıkılaşma daha da artabilir.” Standart & Poor’s tarafından yapılan bu açıklama bize ilave parasal sıkılaştırma getirebilir. Faiz koridorunda görülen yükselme aslında bu sinyalleri destekler niteliktedir.
A.B.D.’deki belirsiz mali politikalar sermaye akışını gelişmekte olan ülkelere kaydırma öngörüsündedir. Trump bu konuda birincil rol oynar. Sermaye akışının dünyaya yayılması gelişmekte olan ülkeler için iyi sonuçlar verecektir. Tabi ki bunlar spekülatif ve dolaylı olmadığı sürece. Döviz akışının sağlanması yerel paraların da bir nebze değer kazanmasına fayda sağlayabilir. Bu da Merkez Bankası’nın üzerindeki döviz yükü baskını azaltıcı etki yapabilir.
S&P, Türkiye’nin 2017 büyüme beklentilerini %3.2’den %2.4’e, 2018 için ise %3.4’den %2.7’ye indirmiştir.
Türk Lirası, Ekim sonu-Ocak sonu arasında U.S.D. karşısında %20’den fazla değer kaybetmiştir. Yıllık bazda baktığımızda şubat enflasyonu %10’u aşmıştır. Fonlama faizinin yükselmesi kuru stabilize etti fakat volatilitenin devamına bir şey yapamadı.
Türkiye için üreten ekonomi gereklidir. Üretimden kastım katma değeri yüksek mal imal etmektedir. Montaj sanayi ile belli bir yere gelirken tam anlamıyla güçlü ekonomiye ulaşamayız. Sürdürülebilir büyümeyi yakalamak için teknolojiye daha fazla pay ayırmalı, firmalarımızı çok uluslu hale getirerek ekonomik bağımsızlığımızı tam anlamıyla sağlamalıyız.

19 Mart 2017 Pazar

Türkiye İçin Doğrudan Yabancı Yatırım

Doğrudan yabancı yatırım, bir ülkeye dışarıdan yapılan kalıcı sermaye girişidir. Bu tanımı biraz açmak gerekirse, dolaylı yatırımlar gibi spekülatif etkilerden uzak olan doğrudan yatırımlar, o ülke piyasasına satın alma, iştirak ya da şube yoluyla girerler. Dünyada doğrudan yabancı yatırımı ihraç eden ülkeler gelişmiş ülkelerdir. Ekonomik Bakanlığı DYY 2016 verilerine bakıldığında genelde doğrudan yabancı yatırımların ihraç ve ithali gelişmiş ülkeler arasında dönmektedir.

Gelişmekte olan ülkeler iç tasarruf oranlarının yetersizliği nedeniyle ya borçlanma yoluna giderler ya da doğrudan yabancı yatırımcı çekmek durumundadırlar. İkinci yol ülkenin gelişimi açısından oldukça faydalıdır.

Gelişmekte olan ülkelere özellikle Türkiye'ye bakacak olursak ciddi tasarruf açıklarının olduğunu görürüz. 2016 itibariyle tasarrufumuzun %15 olduğu (bloomberght.org) ortadayken, yatırım için gerekli sermayeyi yurt içinden bulmanın ne kadar zor olduğu ortadadır. .

Türkiye, doğrudan yabancı yatırımlarına 2005'teki özelleştirme düzenlemeleriyle ağırlık vermiştir. Bu yıldan itibaren 2008 küresel krizine kadar doğrudan yabancı yatırım asimetrik düzeyde artmıştır.

Tablo :Türkiye’ye Doğrudan Yabancı Sermaye Girişleri
Yıllar
Net Doğrudan Yabancı Sermaye Girişi (Milyar ABD Doları)
GSYH’ya Oranı (%)
2000
0,9
0,4
2001
3,3
1,7
2002
1,1
0,5
2003
1,7
0,6
2004
2,8
0,7
2005
9,6
2,1
2006
20,1
3,8
2007
22
3,4
2008
18,2
2,7
2009
8,6
1,4
2010
9,9
1,2
2011
16,1
2,1
2012
13,2
1,7
2013
12,3
1,5
2014
12,5
1,6
2015
16,8
2,4
2016
6,9
0,9

Tabloyu incelediğimizde 2005 ve sonrası için doğrudan yabancı sermaye girişinde artış olduğunu söyleyebiliriz. 2008 küresel finansal krizin ardından düşme eğilimi gözükmektedir. Toparlanma yoluna girilse de yaşadığımız son siyasi olaylar dış yatırımcıyı ürkütmüştür.

Özelleştirme sayesinde kamu gelirlerindeki artışın piyasaya kamu harcamaları yoluyla aktarılmasıyla refah seviyesi yükselmiştir.

Ülkemize gelen doğrudan yabancı yatırımcılar, beraberinde teknoloji transferi, üretim bilgisi gibi etkenleri de getirirler. Bu yatırımlar her ne kadar yeni istihdam alanı oluşturmasa bile teknoloji transferi sayesinde üretimde modernleşmeye katkı sağlar ve ülkenin reformuna etki eder.

Doğrudan yabancı yatırımların ihraç nedenlerine bakacak olursak ; ucuz iş gücü, yüksek iç talep, hammaddeye yakınlık, vergi teşvikleri, yoğun olmayan bürokratik mevzuat gibi etkenleri söyleyebiliriz.  Çok uluslu şirket için bu etkenlerin yanında, yatırım yapılacak ülkedeki siyasi istikrar da önem arz eder. Hiç bir şirket, kaosun hakim olduğu, yarının kestirilemediği, tahminlerin zor olduğu piyasaya girmek istemez.

Ülkemize yapılan doğrudan yabancı yatırımların 1954'den günümüze en fazla"Toptan ve Perakende Ticaret" sektörüne olduğu açıklanmıştır (Ekonomi Bakanlığı).Sırayı gayrimenkul ve imalat izlemektedir.

Doğrudan yabancı yatırımda en büyük işlem hacmini ülkemize Hollanda yapmıştır. 2016 sonu itibariyle ülkemizdeki doğrudan yabancı yatırımcı payının %14'lik kısmına hakim Hollanda önemli bir ekonomik partnerimizdir. Fakat işin şöyle de bir boyutu var. Ödemeler dengesinde ülke olarak Hollanda gözükmesine rağmen, paranın asıl kaynağı farklı ülke olabiliyor. Sermaye, Hollanda üzerinden ülkemize girdiği için ödemeler dengesinde Hollanda ağırlığı gözüküyor. 2007 yılında İngiltere merkezli, Hollanda üzerinden yapılan yatırımın tutarı 5.4 milyar $ gibi rekor bir düzeydir. Bunun bir benzeri de Çin menşeili bir firmanın, 2008 yılında Lüksemburg üzerinden yatırım yapmasıdır . O zamanki tutar da 3.1 milyar $ gibi o yıl  ülkemize giren en yüksek sermaye tutarıdır.

Ülkemiz, yeni düzenleme ile bireysel emeklilik sistemini geliştirme yolundadır. Bu politikanın tasarruf oranlarına yapacağı olumlu etki yadsınamaz. Bu şekilde ve daha fazla teşvikle özendirilecek tasarruf tutarları sayesinde yerli üreticimizin sermayeye ulaşması da kolay olacaktır. Doğrudan yabancı yatırım girişindeki azalmaların getirdiği ekonomik açık, yerli yatırımlar sayesinde kapanabilir. Fakat ülkede üretilemeyen teknoloji ve inovasyon faaliyetleri için doğrudan yabancı yatırım girişi önem arz eder.

12 Mart 2017 Pazar

Milliyetçi Ekonominin Serbest Piyasa İle İlişkisi

Günümüzün gelişmiş devletleri, ticaret yapmadan önce tarımla, endüstriyle uğraşmışlar ve ekonomilerini düzene soktuktan sonra dışa açılma eğilimi göstermişlerdir. Ülke sınırları içinde milli hasılayı arttırdıkça dış piyasada da söz sahibi olmaları paralel ilişki göstermiştir.
Geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerin çoğunluğu uluslararası piyasada yeterli söz hakkına sahip olmadığı gibi kendi kendine de yetememe durumu göstermektedir. 17.yy. dan itibaren başlayan sömürgecilik akımları günümüz Orta Doğu, Afrika, Latin Amerika, Orta Asya ve Doğu Asya coğrafyalarında etkili olmuş, buradaki devletlerin ekonomilerini yüzyıllar sürecek bir girdaba sokmuştur.
21.yy’dan itibaren artan küreselleşme etkileri devletleri ister istemez serbest ekonomiye çekmektedir. Lakin bu süreç gelişmiş ülkelerle yarışa girişmeye bir etki yapmaz. Gelişmiş ülkeler serbest ticaretle zenginliklerini arttırken, geri kalmış ve gelişmekte olan ülkeler sadece geriden takip etmekle yetinir.
Ekonomi yarışında geri kalmış ülkelerin toparlanabilmeleri için, politikalarında serbestleşmeyi daraltmalı, gerekirse milliyetçi bir tutumla iç pazarını kuvvetlendirene kadar dış ticarette ithalatı minimize etmelidir. İthal ikameci politikanın çok sürdürülmesi de olası bir durum değildir. İç pazarda rekabet arttırıcı politika ile beraber uygulanacak ithal ikameci politika gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerde gelişene kadar olumlu gösterge sağlayabilir. Yerli üreticilerin gelişmişliği için arge ve inovasyona ağırlık vermesi gerekmektedir. Bir noktaya kadar yarar sağlayan taklit endüstrinin bu dış büyüme faktörleri ile desteklenmesi gerekmektedir. Gümrük duvarlarının yükseltilmesi yerli üreticiyi koruyacak ve orta-uzun vadede dış üreticilerle rekabet avantajı sağlayacaktır.
Birleşmiş Milletler ’in asli vazifelerinde biri de geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerin kalkınma politikalarında rehberlik yapmaktır. Fakat bu görev çoğu kez rafa kaldırılmış ve bu ülkeler kaderlerine terk edilmiştir. Ekonomik yönden gelişme gösterememiş ülkelerde, eğitim seviyesi düşük, sürdürülebilir ekonomi yetersiz, siyasi istikrarsız ve terörün faal olması durumları görülür.
Ülkelerin kaderi başkalarının ellerine bırakılmamalıdır. Kritik altyapı hizmetlerinin yatırımları yerli üreticilerle sağlanmalıdır. Ekonomik bağımsızlık elde edildiğinde serbest piyasa ekonomisinin de uygulanmasının önü açılmış olacaktır. 20.yy sonlarına baktığımızda Ortadoğu ve Latin Amerika ülkelerinde alınan dış yardımların harcanması uluslararası piyasaların denetimine bırakılmış, verilen yardımlar, krediler de gerekli hizmetin sağlanmasına olanak vermemiştir. Özellikle Afganistan’ın Sovyet etkisi sonrasında uğradığı maddi yardım akının büyük çoğunluğu gelen misafirler için havaalanı, otel gibi keyfi harcamalara gitmiş, sözde ülkeye yardım edilecekken iyice dibe batması izlenmiştir.


11 Mart 2017 Cumartesi

Hukuk ve Ekonomi

Hukuk ve Ekonomi
Anayasal iktisat olarak adlandırılan, ekonominin hukuksal çerçeve içine alınarak bağımsızlaştırılması durumu 1970'li yıllarla beraber iyice önem kazanmıştır. 

1986 yılında Nobel Ekonomi Ödülü alan A.B.D.'li ekonomist James M. Buchanan tarafından üzerine yoğunlaşılan anayasal iktisat kavramı çoğu yerde kamu tercihi teorisi ile iç içe geçmiştir. 1929 Büyük Buhran ile Keynesyen ekonomik yaklaşım tüm dünyada önem kazandı. Ekonominin kendiliğinden düzene girmeyeceği görüldü ve serbest ekonomiden tam anlamıyla olmasa da vazgeçildi. Bu noktada siyasi otorite tarafından ekonomiye müdahale git gide arttı. Fiyat artışları, işsizlik gibi makro göstergelerin iyileşmesi için kamu harcamaları arttı. Artan açıklarda, klasikler gibi denk bütçe ilkesi yerine açık bütçe politikası benimsendi. 1970'lere kadar süren müdahaleci devlet politikaları bu tarihle beraber büyük sorunları tetikledi. Kamu harcamalarının sonucu olan büyük bütçe açıklarını kapamada ya borçlanma yaşanacaktı ya da para arzının arttırılması. Borçlanmanın bir süre sonra faiz artışları tetiklemesi, para arzı artışının da enflasyona neden olması ekonomistleri tekrar serbest piyasa ekonomisine fakat bu sefer daha temkinli yaklaştırdı. Neoklasik akım olarak adlandırılan kesim tekrar serbest piyasa ekonomisini öngördü. 

Serbest piyasanın tekrar gündeme gelmesi, ucu açık bir sorunun etrafta dolanmasına neden oldu. "Devlet ekonomiye müdahale etmeli mi ? Ederse ne kadar etmeli ?'' 

İşte Buchanen, Anayasal iktisat kavramı ile bunu açıklamaya çalışmış ve Türk ekonomistimiz Coşkun Can Aktan, bu noktada Buchanan ile çalışarak anayasal iktisat tanımın ülkemizde de yaygınlaşması için oldukça çaba sarf etmiştir. 

Anayasal iktisat, siyasi otoritenin ekonomiye müdahalesinin yasalarca kısıtlanmasını öngörür. Liberal bir görüştür. Neoklasik akım çerçevesinde şekillenmiştir. Bir anlamda para politikasını yönetenlerin yargıçlarla korunması tanımını yapabiliriz. 

Çalışmada dört çeşit gruba vurgu yapılır.

1-Siyasi Partiler
2- Seçmenler
3-Bürokratlar
4-Baskı Grupları

Toplumda yer alan bu dört unsur, kendi ihtiyaçlarını maksimize etmek için çabalarlar ve hepsinin bir noktaya kadar sınırılandırılması gerekir. 

Siyasi partiler, oy maksimizasyonu için çalışırlar. Seçimleri kazanmak için vaatlerde bulunurlar ve kamu harcamalarını bu yönde kullanırlar. Seçildiklerinde de tekrar seçilmek için kamu harcamalarını gereksiz kullanmaları söz konusu olabilir. Bu noktada hukuk devreye girmeli ve kısıtlamada bulunmalıdır.

Seçmenler, fayda maksimizasyonu güderler. Kendilerine en az maliyetle en fazla faydayı sağlayacaklarına inandıkları siyasi partiye oy verirler. Bu noktada seçmen ileride oluşacak vergi artışını göz ardı eder. Siyasi partinin seçildiğinde vaatleri yerine getirmek için gerekli sermayeyi iki şekilde bulur. Borçlanma ya da vergi artışı. Her ikisi de uzun vadede ekonomi için bozucu ve istikrarsızdır.

Bürokratlar, devlet yönetiminde en baskın gruptur. Siyasi otorite, bürokratik ihtiyaçlara da cevap vermekle mükelleftir. Aksi durumda bürokratik işlerin aksaması kaçınılmazdır. Lakin bu durum da hukuki çerçeve ile düzenleme altına alınabilir. Liyakat sisteminin uygulanması ve bürokratın hak ettiği sosyal ve yan hakların sağlanması onun siyasetten ve baskında uzak olmasını sağlar. Böylece işler daha verimli ve aksamadan sağlanmış olur.

Baskı grupları, lobicilik faaliyeti ile siyasete yön verir. Dolaylı veya doğrudan da ekonomiyi etkilerler. Yeri geldiğinde muhalefet olan grup yeri geldiğinde siyasi otoritenin yanında yer alarak söz sahibi olur. Bir kısma göre gerekli olan bu kesim bir kısma göre ise gereksiz ve sistemi aksattığı söylenir. Sendikalar, dernekler, sivil toplum örgütleri vs bu grupta sayılabilir. 

Hukukun üstün olduğu toplumlarda herkesin görevi ve sorumluluğu sert ve kesin çizgilerle belirlenmiştir. Keyfi hareketler kısıtlanmış ve devletin istikrarı yasalarca güvence altına alınmıştır. 

Ekonomide devlet müdahalesi söz konusu olduğunda iş bir noktadan sonra keyfiyete gidebilir ve piyasada aksaklık baş gösterebilir. Para politikasına yön veren merkez bankaları kararlarını hiçbir baskı altında olmadan özgürce vermelidir..(Bknz:FED). 

Yasalar, merkez bankalarına da tam yetki vermemelidir. Denetimin gevşek olması, ülke parasında itibarsızlaşmaya, piyasada aksaklığa sebep olur. Anayasal kurallarla belirlenmiş çizgiler doğrultusunda hareket edildiğinde ekonomi düzene girer ve devlet müdahalesine tam anlamıyla gerek kalmaz. 

*Bu yazı "Daron Acemoğlu-Ulusların Düşüşü ve Coşkun C. Aktan-Anayasal İktisat" eserlerinden esinlenilerek yazılmıştır.