21 Nisan 2015 Salı

Sendikalar

Sanayi devrimine geçiş ile birlikte kapitalizm hayatımızda yer edinmeye başlamıştı. Makinalı üretim ile birlikte emek ihtiyacı doğmuş ve belirli bölgeler yoğun işçi göçü almıştır. Sanayi ürünlerine aç piyasa için fabrikalar üretim hacimlerini genişletip işçi çalışma saatlerini yükselterek çıktı düzeyini arttırma yolunda ilerlemekteydiler. Verimin düşmesiyle, hakkı da aranmayan işçi kolaylıkla işten çıkartılıp yeni işçi göreve geliyordu. Sanayileşme hızla artmaya başlayıp, piyasada da yoğun bir işçi sınıfı ortaya çıkması işçi haklarının gözden geçirilmesini sağladı.
Başlarda belirli meslek grupları için oluşturulan odalar işverenden hak ararken, zamanla niteliksiz işçiler için de sendikalar kurulmaya başlandı. Sendika sayısındaki artış işçilerin uyanmasına, haklarını arama kanallarının oluşmasına ön ayak oldu. Çalışma saatlerinin düşürülmesi, çalışma ortamında iyileştirilme, ücretlerde beklentilerin karşılanması gibi işçi lehine olumlu kararlar alınması sendikaları halk nezdinde, kapitalist düzenin ilk yıllarında iyimser gösterdi.
Küreselleşen dünya düzeni ile birlikte sendikalar bambaşka bir boyuta büründü. Siyasi parti ve devletle hiçbir şekilde bağlantısı olmaması gereken sadece çalışanın hakkını gözetmeyi misyon edinmiş sendikaların yerini zamanla tersi işlev gösteren oluşumlar aldı. Ülkemizde ne yazık ki sendika kavramı tam anlamıyla anlaşılamamış olacak ki dikiş tutturamadı.
Birçok sendika yönetimi siyasi parti-firmalarla anlaşma yoluna gidip işçi haklarını aramak yerine kendi çıkarlarını gözetmeyi yeğlemektedir.
Yine ülkemizde belirli yerlere gelmiş sendikalar tekelleşmiş ve piyasada istediği gibi davranır olmuş ve yeri geldiğinde siyasete de karışmıştır.
Zamanla çizgisinden ayrılmış sendikacılık kavramını iyi bir şekilde sentezleyip, rant talebi gütmeden ülkemize uyarlamalı, çalışan kesimin özellikle de işçi sınıfının haklarını korunmalıdır.
Şartların iyileştirilmesi motive sağlar, bu da verimi arttırır.

16. Yüzyıl Osmanlı Devleti Ekonomisi

16.yy Osmanlı Devleti’nin siyasi-idari-mali anlamda yaşadığı en parlak yüzyıldı desek yanlış olmaz. Devlet bu yüzyıl öncesinde yükselişe geçip, bu yüzyılın bitimiyle duraksama –hatta bazı tarihçilerce gerileme- sürecine girmiştir.
Osmanlı tarihinde ilk ekonomik sorun olarak Fatih devrindeki tağşiş olayını gösterebiliriz.  Beylikten imparatorluğa geçişte artan mali ihtiyaçlar neticesinde akçenin değeri düşürülerek tağşiş –günümüzce devalüasyon- a gidişmiştir. Akçe içindeki gümüş oranı azaltılıp bakır oranı arttırılmıştır. Değeri düşen paradan zararlı çıkan kesim maaşını devletten alanlardı. Çoğunluğunu yeniçerilerin oluşturduğu bu topluluk reel gelirin düşmesi sebebiyle tağşiş olayına Edirne dolaylarında isyan bile etmişlerdi.
II.Beyazıd’dan tahta çıktığında tağşiş yapmayacağına dair söz alınmış ve bu söz devletçe 17.yy. başlarına kadar tutulmuş, böylece akçede bir asır boyunca istikrar sağlanmıştır.
II.Beyazıd devrinin Cem Sultan ve Şeyh Celal (Celali İsyanı) olaylarının da etkisiyle fetih bakımından durgun geçtiğini söyleyebiliriz. Oğullarından I.Selim’in tahta çıkması Osmanlı için dönüm noktası oldu. Tahta kanlı bir şekilde çıkan I.Selim iç ve dış siyasatte de farklı bir politika izlemeyeceğinin sinyallerini daha Trabzon sancağındayken vermişti.
Anadolu’da Selçuklular devrinde baş gösteren şia isyanları –Baba İshak-, Osmanlı döneminde de devam etmiştir. II. Beyazıd’ın ses çıkarmadığı şia hareketlenmesine Safeviler içten içe destek verince I.Selim devrinde hareketlenmeler büyüyerek isyana dönüşmüştür. Yönünü doğuya çeviren I.Selim şia isyanını bastırıp, bu isyana en büyük desteği sağlayan Safevi üzerine gitmiştir. Çaldıran ovasındaki zaferle Safeviler uzun bir müddet toparlanamayacaktı.
İran seferinin düzenlenmesi özellikle ipek ticaretini olmusuz yönde etkiledi. İpekçilik bakımından Osmanlı’nın Avrupa’ya açılan kapısı konumundaki Bursa şehri, savaş dolayısıyla hammadde kıtlığı çekmekteydi.  Bu da fiyat artışını tetikleyip ticaret hacmini daraltmaktaydı. Bu durum Venedikli tüccarlar için de kötü sonuçlar doğurmuştu.
Seferi Mısır fethiyle tamamlayacak olan I.Selim, Memluk devletini yıkıp, Abbasi halifeliğine son vererek Osmanlı’ya yeni bir boyut kazandırmış oldu. Halifeliğin Osmanlı Hanedanlığı’na geçmesiyle kutsal emanetler padişaha takdim edildi. Halep, Şam, Kahire, İskenderiye’deki önemli tüccarlar Anadolu’nun belli başlı şehirlerine ve özellikle İstanbul’a nakledildi. Venedik ticaretini sekteye uğratmak amacıyla İskendireye şehrinin önemi İstanbul’a kaydırılarak Avrupa ekonomisine darbe indirilmiştir. Bu zarar batılı devletleri yeni ticaret yolları arama girişimlerine itmiştir. Mısır hazinesinin Osmanlı’ya akması ekonomiye refah getirmiş ve devlet hazinesi dolmuştur. Güneyi güvence altına aldıktan sonra yönünü batıya çeviren I.Selim, Rumeli’yi geçemeden vefat etmiş ve tahta tek varisi olan I.Süleyman geçmiştir.
Yaptığı reformlar ve yasalar ile halk arasında zamanla Kanuni olarak anılacak I.Süleyman, tahta ataları gibi kanla geçmeyişi dolayısıyla şanslıdır. Mısır seferi dolayısıyla da babası I.Selim devlet hazinesini ağzına kadar doldurmuştu. Bu devirde saray eşrafında lüks yaşamaya başlama evreleri görülmektedir. Saray içinde siyasi çalkantılar, mali bozulmalar baş göstermiştir. Dönemin sadrazamlarından Lütfi Paşa bu bozulamları sadrazamlıktan azledildikten sonra “Asafname” adlı siyasetname türündeki eseriyle ortaya koymaktadır.
I.Süleyman yönünü batıya çevirerek Doğu Avrupa kalbine doğru hareket etti. Yıllarca Macarlar ya doğrudan ya da dolaylı olarak hep Osmanlı karşısında yer almıştı. Artık bu duruma son vermek isteyen padişah, Budin yolundaki balkanların önemli bir üssü olan Belgrad’ı alarak hristiyan alemine büyük korku salmıştı. Belgrad şehrinde uygulanan iskan politikasıyla buradaki yerel eşreftan özellikle museviler İstanbul’a ve Selanik çevresine yerleştirildi. Daha sonra yönünü Macarların başkenti Budin’e çeviren Osmanlı Devleti, burayı da hiçbir direnişle karşılaşmadan teslim aldı. Bu fetihler Avrupa açısından özellikle Habsburg Hanedanlığın’ca büyük tehdit oluşturmaktaydı.
I.Süleyman, “Tecdid-i Sikke” –kendinden önceki sultanların adlarına bastırdıkları sikkeyi yasaklama- geleneğine uymayarak akçede istikrarı sağlama politikası uyguladı.
Bu dönemde gerçekleşen coğrafi keşifler ve Amerika’nın keşfiyle Avrupa’ya akan madenler Osmanlı ekonomisi üzerinde olumsuz etkiler oluşturmaya başlamıştı. Avrupa’da yaşanan gümüş bolluğu enflasyona neden olmuş, kaçakçılık yoluyla Osmanlı ekonomisine gayrimeşru yollardan mal girişi başlamıştı. Karşılığında akçe miktarı sürekli artarak fiyatlar genel düzeyini yükseltmiştir. Bu durum harcanabilir gelir düzeyini aşağıya çekerek mali bozulmalara yol açmıştır. Devlet ekonomik çözüme vergi artırımı yoluyla müdahale ederek halka yüklenmekteydi. Buna takiben yükümlülüğü artan tımar sahipleri köylüye yaptıkları baskı ve zorbalıkla çiftçi sınıfını caydırıcı yöntemler uygulamakta, bozulan tımar sistemi tarımsal üretimi sekteye uğratarak tarımsal ürünlerin fiyatlarını arttırmaktaydı. Köyden kente göçün başlamasıyla kentlerde asayiş de bozulma eğilimi göstermişti. Kanuni döneminde baş gösteren Kalender Çelebi isyanın büyümesindeki en önemli sebep Anadolu’daki ekonomik bozulmaydı. Öyle ki bu isyana tımar sahipleri de bir müddet dahil olmuş, Sadrazam Pargalı İbrahim Paşa’nın sözüyle osmanlı tarafına geçmişlerdir.
Osmanlı Devleti, hiçbir zaman Bizans ya da Abbasiler gibi imparatorlukların sahip olduğu üstün itibarlı paraya sahip olamamıştır. Akçeye sağlam ve değeri kararlı para özelliği kazandıramamıştır.
Kaynakça :
http://edergi.sdu.edu.tr/index.php/iibfd/article/viewFile/2505/2248
OSMANLI TARİHİ ANSİKLOPEDİSİ CİLT II
Tarih ve Medeniyet Dergisi
İşletme ve Ekonomi Arastırmaları Dergisi Cilt 1 Sayı 1

Siyaset ve Bürokrasi

Osmanlı’dan günümüz devletine miras kalan devlet geleneği; rejimin ve belli başlı kadroların değişmesine rağmen zihniyet olarak halen kendini  korumaktadır.
Osmanlı Devleti, teokratik yönetim biçimine sahipti. Padişah aynı zamanda halifelik makamına naildi.
Divan teşkilatı olarak karşımıza çıkan günümüzün bakanlar toplantısında savaş ve barışa karar verilir, halk refahı ve huzuru için tedbirler uygulanırdı. Divanı oluşturan üyelerden –padişah hariç- en önemlisi günümüz başbakanına denk sayılabilecek sadrazamdı. Tamamen padişahın insiyatifine bağlı olarak atanır, gerektiğinde yine padişah tarafından azledilirdi. Padişahtan sonraki en yetkili kişi olmasına rağmen hep diken üzerinde görev ve yetkilerini kullanma durumundaydı.
Payitaht’da durum bu haldeyken, 18yy ile beraber Anadolu’da üst düzey bürokratlar diledikleri gibi at koşturabilme imkanına sahip olmaya başlamıştı. Öyke ki, büyük toprak sahipleri, köy ağaları, aşiret liderleri, yerel yöneticilerden oldukça çekinir, uzlaşma için her kolu denerlerdi. Ne yazık ki bu uzlaşma çoğu zaman rüşvetle sonuçlanırdı.
Cumhuriyete geçiş ile birlikte roller değişmeye başladı. Üst düzey yerel bürokratlar, yerel eşraf tarafından kolaylıkla siyaset aracılığıyla yer değiştirme veya azledilme durumuna düşme tehlikesindeydi. Bu durumun tek istisnası dönemin (1960’a kadar) CHP’si idi. Her ne kadar siyasi parti olsa da oluşum sürecine bakarsak çoğu üyesi bürokrat, asker ve kurucusu Mustafa Kemal Atatürk olmasından dolayı devlet ve millet içinde itibar ve saygısını hep korumuş, 27 Mayıs darbesinde ayrıcalık tanınmıştır. 1950 yılına kadar iktidar partisi bürokratları tarafından ülke yönetildi. 1950 seçimlerini kazanan DP, ulaşabildiği tüm üst düzey bürokrat kadrolarına kendinden olanları yerleştirmeye başladı. Artık siyaset, bürokrasiye rahatça karışabiliyordu. Bu tarihten itibaren yeni bir devir başlamıştı Cumhuriyet tarihinde.
1960’a kadar DP hükümeti ülkeyi yönetti . İşin ilginç yanı iktidara kendi projeleri olmadan gelmeleriydi. Meclis kürsülerinden iktidar partisine muhalefet olarak, halka bu noktayı odak göstererek seçimi kazandılar. İktidar olmalarıyla bu yapı değişmedi. Bu sefer kendi kongrelerinde muhalefeti karalama politikarı uygulayarak ayakta kaldılar. Ülke sorunlarına buldukları geçişi çözümler ileride baş ağrıtmaktan öteye gitmeyecekti.
27 Mayıs darbesiyle bu durum sonlandırıldı. Bundan sonraki süreçlerde iktidara gelen her parti, kendi adamlarını üst düzey bürokratik kadrolara atayacaktı. Bürokrasi, önemsizleşmeye terkedilmiş, siyasetin rahatlıkla karışabildiği bir alan olmuştu. Liyakat sistemi terkedildi desek yanlış olmaz. Görevi en iyi yapacak insana vermek yerine, tanıdığa verme geleneği artık yerleşmişti. Hele ki koalisyon dönemlerinde durum öyle hal aldı ki başa geçen her parti memur kadrolarında yer değişikliğine gidiyordu. Üç yıl aynı yerinde sabit duran bir memura rastlamak nadirdi.
Liyakat sistemini teoride benimsememize rağmen, uygulamada tam tersi işlev yürüttüğümüz aşikar. Ülke sorunlarına bulunan çözümler ne yazık ki sabit bırakılmayan bürakratlar ve onları atayan siyasi partilerce geçici olmaktan öteye geçmedi. Halk çıkarı, genel profilden cumhuriyet tarihine bakacak olursak siyasilerin çıkarlarının gerisinde kaldı.
Yıllarca eğitimsizlikten, işssizlikten, refah düzeyindeki düşüklükten, ekonomik anlamda söz sahibi olamayışımızdan, bölgesel güç olarak tek başımıza karar alamamaktan, yoksulluktan ve daha nice sorundan bahsediyoruz.
Peki, hangimiz fırsat verildiğinde halkın çıkarlarını kendi çıkarlarının üstünde tuttu ?
Kaynakça
Metin HEPER, Türkiye’de Devlet Geleneği

Makyavelizm

Niccolo Marchiavelli’nin düşüncelerinden derlenerek ortaya çıkan bir yaklaşımdır.
Rönesans hareketinin siyasi-politik kuramcı olarak en önde gelen isimlerinden olan Marchiavelli, siyasi emelleri gerçekleştirmede her yolun mübah olduğunu belirtmiştir. Dönemin şartlarına göre olayları analiz edersek bu emeli yanlış sayılmaz.
Ortaçağ’ın sonlarını yaşayan Avrupa’da siyasi istikrarsızlık had safadaydı. Vatikan bu noktada elinden geleni yapıp işleri daha da zorlaştırmaktaydı. Protestanlığın ortaya çıkmasıyla kısa sürede büyük kitlelere hitap etmesi, papalık açısından büyük sorun teşkil ediyordu. İlerleyen zamanda bu dinsel çatışma “30 Yıl Savaşları” olarak bilinen ve bütün Avrupa’yı kasıp kavuracak yıkıma neden olacaktı.
Dinin bu denli siyasete etki etmesi Marchiavelli’nin düşüncelerinde de yer bulmuştur. Gayesi İtalya’nın tek çatı altında birleşmesi olan Marchiavelli, bu yol için kullanılacak her aracın mübah olduğunu gelecek kuşaklara da “Prens” adlı kitabıyla aktarmıştır. Düşüncelerinde laikliği savunsa da siyasi çıkarlar uğruna dini kullanmaktan geri durmamak gerektiğini bir çok defa ortaya koymuştur.
Günümüzde bu yaklaşım geniş kitlelerce şeytani, toplumsal ahlaksızlığa iten, menfaatçi, fırsatçı gibi kötümser terimlerle anılmaktadır. Oysa Marchiavelli, insanın içinden çıkılmaz bir duruma düştüğünde aklına gelen ve dini açıdan uygulanması yasak, toplumsal açıdan etik dışı sayılabilecek düşünceleri tüm gerçekliğiyle, bilimsel bir şekilde ele almıştır. Aslında insanın içinde sakladığı ve her an patlamaya hazır şahsi menfaatlerini yazıya dökmüştür.
Marchiavelli’ye göre insanlar mala mülke yani maddi konulara önem verirler. Devlet adamının bencil olması gerektiğini savunmaktaydı. Çıkarlarına göre siyasete yön vermeli, gerektiğinde en yakınını harcayabilmeliydi. Ona göre başarıya bu şekilde ulaşılırdı. Dürüst devlet adamları, siyasetin doğasına aykırıydı.
“Kaos çıkmalı ki ardından kurtarıcı gelsin. “
Hükümetin ne kadar gerekli olduğunu göstermek amacıyla halk üzerindeki baskıyı indirgeyerek, kaos ortamı oluşturup daha sonra hükümeti kurtarıcı olarak gösterme gayesi de bu yaklaşımın bir öğretisidir.
Maykavel yaklaşımı en iyi uygulayanlardan biri de günümüz siyasi liderlerinden Angela Merkel’dir.
Kaynakça
http://tr.wikipedia.org/wiki/Makyavelizm
http://tr.wikipedia.org/wiki/Niccol%C3%B2_Machiavelli
SENDER Oral, Siyasi Tarih İlkçağlardan 1918’e