farkı uzun yıllar tartışılan bir konudur. Avrupalı devletlerin sömürge kurarak üçüncü dünya ülkelerini fakirleştirdiği söylenir. Gelişmişlik farkını bu şekilde kestirip atmak zihnimizde soru işaretleri bırakacaktır.
Jared Diamond tarafından yazılan "Guns, Germs, and Steel" kitabı dilimize "Tüfek, Mikrop ve Çelik" olarak çevrilmiştir. Belgeseli de yapılmıştır. Kitap, "Amerika'yı neden Avrupalılar keşfetti ?" "Neden Amerikan yerlileri Avrupa'ya açılmadı ? " "Salgın hastalıklar fetih politikası olabilir mi ?" gibi sorulara yanıt aramaktadır. Tarihin güçlü medeniyetlerine ev sahipliği yapmış coğrafyalara günümüzde baktığımızda yerlerinde yeller estiğini görürüz. Mısır, İnka, Maya, Aztek, Sümer, Hitit, Magadha gibi krallık-imparatorluklar, kendi çağlarında otorite olmuş, yaşadıkları yerlerde günümüzde dahil yapılması güç eserlere ve buluşlara imza atmışlardır. Güney-Orta Amerika, günümüzde gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerin yer aldığı bir kıtadır. Oysa tarihte İnka, Maya ve Aztek gibi medeniyetlerin yaşadığı bir coğrafyaydı. İncelemeler yapıldığında iş bölümünün ve merkezi yönetimin geliştiği görülmektedir. Yeni dünyada zenginlik arayışı içinde olan İspanyollar birkaç yüz kişi ile İnka İmparatorluğu'nu yok ettiler. Yazarımıza göre İspanyollar tek gelmediler. Vücutlarında Avrasya toplumlarının bağışıklık kazandığı virüsler ve gelişmiş teknolojik aletlerden tüfek ve kılıç da vardı. Birkaç yüz kişiye karşı koyamayan imparatorluk, kısa sürede tarihe karışmıştı. İspanyollar imparatora bağlı olduklarını bildikleri halkı daha kolay kendilerine bağlamak ve emeklerini menfaatleri için kullanmak üzere imparatoru esir aldı. İmparator vasıtasıyla halkı kendi işleri için kullanıyorlardı. İnka hazinelerini de yağmalayan İspanyollar, altını külçe haline getirerek İspanya'ya taşıdı. Kimisi mikropla kimisi silahla olmak üzere İnka medeniyeti yok oluşa böylece sürüklendi. 19.yy'da devam eden sömürü düzeninde Avrupalılar olaya genetiksel fark olarak baktılar ve kendilerinin üstünlüğünü olağan göstererek Güney-Orta Amerika ve Afrika halklarını kandırdılar. Bu halklar da Avrupalıların gelişmişliğini genetiğin verdiği farka bağlayarak kendi sınıflarını benimsediler.
Avrupa teknolojide nasıl oldu da bu kadar ilerledi ? Sanayi devriminden öncesine baktığımızda Avrupa ve Asya'daki devletler Afrika ve Amerika'ya göre daha merkezi ve bütüncüldü. Tarım ilk olarak bereketli hilal diye de adlandırılan Mezopotamya'da başlamıştı. Tarımı öğrenen insanlar yerleşik hayata geçerek merkezi sistemin temellerini atmaya başlamışlardı. Yerleşik hayat beraberinde daha fazla insan, güvenlik için asker, yaşam için su ve komşu topluluklarla etkileşim demekti. Sık ormanlar ve dağlarla iç içe yaşayan İnka-Maya-Aztek medeniyetlerine kıyasla Asya'da kurulan medeniyetler şanslıydı. Bereketli ve düz topraklara sahipti. Medeniyetlerin nüfusu kalabalıktı ve bu da komşu ülkelerle etkileşimi beraberinde getirmişti. Doğu Akdeniz kıyılarında yapılan deniz ticareti medeniyetlere yeni bir boyut kazandırmıştı. Tarihi ileri sardığımızda görüyoruz ki Asya'ya kıyasla karanlık çağını yaşayan Avrupa'da da tarım alanları azdı ve veba gibi salgın hastalıklar nüfusu kırıyordu. Çin'e kaşifler gönderen, Kudüs'e haçlı seferleri düzenleyen Avrupalılar, Asya'nın üstünlüğünü kabul ederek onların icatlarını kullanmaya başladılar. Kendi kıtalarına getirdikleri araç-gereçleri kullanmaya başlamışlardı. Basit bir örnek vermek gerekirse, at üzerinde dengeli durmayı sağlayan üzengiyi Avrupa, 9.yy'da tanımıştır. İskitler, m.ö. 2.yy'da üzengiyi kullanıyorlardı.
Roma imparatorluğu dağıldıktan sonra Avrupa'da uzun süre merkezi yönetimi güçlü devlet kurulamadı. İmparatorluğun dağılması kentleri zengin kişilerin ellerine bırakmıştı. Servetleri ile kaleler yapıp çevresine tarla, içine de barınma ve pazar için yer açan beyler feodalizmin temellerini atıyorlardı. Bu dönemden rönesansa kadar Avrupa'da siyasi istikrarsızlık ve kilise baskısı olacaktı. Karanlık çağda Avrupa'da bilim vardı fakat kilisenin tekelindeydi. Mabetlerin dışına çıkıldığında karamsarlık, sefalet ve cahillik uç boyutlardaydı. Haçlı seferleri ile zenginliklerini arttıran, kendi dindaşlarını soyan kilise, simya deneyleriyle elde edilen bilgi ve icatları Vatikan arşivinde saklamaktaydı. Bilimi halka yansıtmıyordu ve düşünmelerini istemiyordu. Düşünen insan sorgulardı. Kilise, tamamen kendisine bağımlı kişiler sayende yüzyıllarca zenginleşerek ayakta kaldı. Rönesans ve reform hareketleriyle Avrupa'da yenileşmeler görüldü. Bilime, sanata önem veren düşünürler, içlerinden idam edilenler olsa da emellerinden vazgeçmedi ve kilise ile mücadele ederek Avrupa'da büyük bir sıçrayış başlattı. Bu sıçrayış, Asya'nın gerilediği zamana tekabül ediyordu. Arap bilim insanlarının eserleri Avrupa dillerine çevriliyor, günümüze dek ayakta kalacak akademi ve üniversiteler kuruluyor, Antik Yunan düşünürlerinin eserlerine tekrar başvuruluyordu.
Avrupa'da başlayan kapsamlı ve yapısal reform hareketlerine coğrafi keşiflerle beraber öğrenilen yeni ticaret yolları da eklenince zenginleşmenin önünde engel kalmadı. Sömürge kurmadan önce Avrupalı devletler, ticaret yollarıyla Osmanlı'dan aldıkları baharat, ipek, fildişi gibi değerli ürünleri aracısız almaya başlamıştı. 17. ve 18.yy'larda sömürgeler kurulmuş ve yayılmaya başlamıştı. Sömürgeye tabi olmayan bölgelerden -Kongo Krallılığı gibi- köle satın alınıyordu. İnsan ticareti öyle bir hal almıştı ki Afrika'daki merkezi krallıklar, kendi vatandaşlarından yakaladıklarını köle olarak satıp gelir elde ediyordu. Avrupalı tüccarların da işine gelen bu durum sayesinde zor kullanma olmadan para verip emeği satın alıyorlardı. Bazı bölgelerde ise Avrupalı tüccarlar, yerlilerden yakaladıklarını gemilere bindirip Avrupa'ya veya Amerika'ya çalışmak için götürüyorlardı.
Amerika kıtasının güney ve orta bölümü İspanyol ve Portekizli denizciler tarafından kolonileştirilmişti. Değerli maden ve ürünlerin yer aldığı bu bölüm dışında İngiliz ve Fransız denizcilere kıtanın kuzeyi kalmıştı. Kuzey Amerika, güney ve orta gibi kolay sömürülecek halklarca yaşamıyordu. Tarım yoktu. Maden yönünden de güneye göre fakirdi. Buraya ayak basan İngilizler, ilk olarak askeri bölük ile gelmişler ve uzun süre mücadele ettikleri halde yerel halkı kolonileştirememişlerdir. Öyle ki, askerler zamanla hastalık ve açlıkla mücadeleye etmeye başlamışlardır. Buranın gelişimini sağlayan etken, İngilizlerin sonradan kıtaya zanaatkar göndermeleriydi. Marangoz, fırıncı, rençper, inşaat ustası, aşçı, terzi, doktor gibi meslek sahiplerinin kıtaya yerleşmeleri değişimi de beraberinde getirdi. İngilizler kıtada gelişimi desteklerken sömürge yoluyla köleleri Kuzey Amerika'nın batısına getirerek zorla çalıştırıyordu. Güneyde İspanyol ve Portekizliler, köleleştirdikleri halktan zorla vergi toplayıp madenlerden elde edilen ürünü Avrupa'ya aktarıyordu. Altın gönderiminin artması İspanya'da yüksek enflasyon oranlarına neden olacaktı.
Günümüzde Kuzey Amerika, dünya siyasetine yön verecek konuma gelmişken, Güney Amerika, açlık ve sefaletle mücadele etmektedir. ABD ve Meksika sınırını ayıran tek duvar vardır. Bir şehri ayıran iki duvar varken, duvarın ardındaki yerler arasındaki fark büyük bir uçurumdur. Daron Acemoğlu'^na göre bu farklılığın nedeni sömürücü ve kapsayıcı kurumlardır. Kuzey Amerika, kapsayıcı kurumları oluşturdu ve bu duruma geldi. Güney Amerika'da ise sömürücü kurumlar vardı. Sömürücü kurumların en büyük özelliği, yöneticinin yolsuzluk yapması, gücünü pekiştirmek için her türlü yola başvurması ve halkı daha ağır vergilerle ezerek kendisini zenginleştirmeye çalışmasıdır. Kapsayıcı kurumlar, hukuka büyük önem verir. Yazılı antlaşmalar vardır ve kurallara herkes riayet eder. Yönetici bilincindedir ki, halk zenginleşirse devlet de zenginleşir. Avustralya Yeni Zelanda, ABD başta koloni olsalar da günümüzde gelişmiş ülke sınıfında yer alırlar. Burada işin içine başka sorular da giriyor. Sömürülen ülkeler, kendi başlarına neden bırakılmadı ? Kendi başlarına bırakılsalardı günümüz teknolojik seviyesine gelebilirler miydi ? Sömürülen devletler neden kendilerini koruyamadı ? Neden sömürüldüler ?
Soru sayısını daha da arttırmaktan tarihe daha farklı açılardan bakabiliriz. Jared Diamond'ın coğrafya farkı üzerinde durması, Daron Acemoğlu ve J. Robinson tarafından kaleme alınan Ulusların Düşüşü eserinde vurgu yapılan kurumcu görüş kafalarda soru işaretleri bıraksa da zihnimizde yeni yolları açtığı aşikar.
"Uyuyan milletler ya ölür, ya da köle olarak uyanır." Mustafa Kemal Atatürk.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder